TAŞRALI TARAFTAR



İstanbul doğumluyum. İstanbul Nişantaşı Güzel''bahçe'' kliniğinde doğdum, meraklısı için kliniğin ''Güzelbahçe Hastanesi'' yazan ışıklı panosunun hala sarı-lacivert olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Üç yaşından itibaren babamın işi dolayısıyla önce Lefkoşa, Kıbrıs'ta, altı yaşından sonra da Türkiye'den ayrılana kadar Ankara'da yaşadım. Bu durumda doğma olmasa bile, büyüme Ankaralıyım. Soranlara Ankaralı olduğumu söyledim her zaman, bugün İstanbul'da otururken bile tüm arkadaşlarımız Ankaralı, Ankaralıların gittiği yerlere gideriz, eşim de zaten Ankaralı.

Ankara, devletin merkezi olması ve sanayileşmiş bir kent olmaması nedeniyle İstanbul gibi kozmopolit bir yapıya sahip değildir bilindiği gibi. Bir Cumhuriyet şehridir Ankara ve orada ne azınlıklar oturur ne de fabrikatörler. Çoğunluğunu memur ailelerinin oluşturduğu nüfusun, fazla inişli çıkışlı olmayan ve ziyaret eden İstanbullulara kaçınılmaz bir şekilde sıkıcı gelen, sakin bir hayatı vardır. Aynı zamanda bir üniversite şehridir Ankara. Ülkemizin en büyük modern üniversiteleri Ankara'da kurulmuştur. Gece hayatı ve eğlence yerleri, ülkemizin geçirdiği ''Özal'' dönemine rağmen, hala kısıtlıdır Ankara'da. Gençler genellikle birbirlerinin evlerinde toplanırlar.

Çoğu genç okul çağlarında mutlaka sporla uğraşmıştır. Bizim çevremizden hemen herkes, okul çağlarında futbol, basketbol, yüzme, tenis veya atletizmle uğraşmıştır ama ülkemizin her köşesinde olduğu gibi Ankara'da da, futbol bir tutkudur. Ankaralı futbol seyircisi ezici bir çoğunlukla üç büyük kulübü, çoğunlukla Fenerbahçe'yi, tutar. Sanırım 1995/96 şampiyonluğu günü televizyonlardaki ''Ankara'' görüntüleri sizi de benim kadar etkilemiştir. İşte onlar taşralı Fenerlilerdi...

Her neyse, şehrin Ankaragücü, Gençlerbirliği gibi önemli sayılabilecek kulüpleri tabii ki mevcut ama yine de büyük kulüpleri tutar Ankaralı. Genelleme yapacak olursak Ankaragücü, Ankara'ya Anadolu'dan gelen göçmenlerin takımıdır, yani Ankaralı olmakla gurur duyan ''yeni'' Ankaralıların. Gençlerbirliği ise, daha çok eski Ankaralıların kulübüdür. Deplasmanlı Türkiye liginin ilk yıllarında Ankara takımlarının bugüne oranla çok daha fazla seyircisi vardı. Televizyonun olmadığı bu yıllarda PTT, Hacettepe, Şekerspor, Güneşspor gibi kulüpler, Ankaragücü ve Gençlerbirliği ile birlikte maçlarını genellikle dolu tribünlerin önünde oynarlardı. Cumartesi iki ve Pazar günleri de yine iki lig maçı oynanırdı Ankara 19 Mayıs Stadı'nda.

Mahalle arkadaşım Ziya ve babası Mehmet amca PTT taraftarıydılar. Ben de onlarla birlikte 1968-1972 yılları arası hemen her hafta, Ankara takımlarının maçlarına gittim. PTT'ye karşı olan antipatim aşağıda anlatılıyor ama buna rağmen gayet yakından tanırdım PTT'yi iyi zamanlarında. Tomislav ve bazen Cavit, Yetik, Esen Ali, Altan, Feridun ve Ertan'lı kadrolarıyla ligde yabana atılmayacak bir takımdı PTT. Bütün bu bilgime ve ''mecburi'' yakın ilgime rağmen Ankara takımlarını hiç bir zaman sevemedim. Bir parça Gençlerbirliği'ne karşı sempatim vardı küçükken, kaleci ''Köylü'' Selçuk ve Zeynel'li günlerinde, o da son bir kaç yılda, bilinen nedenlerden ötürü, hem onlara hem de başkanlarına karşı değişti. Ankaragücü ise bizim gençlik yıllarımızın en başarılı Ankara takımıydı ama hiç mi hiç sevmezdim Ankaragücü'nü. Oysa Ankaragücü, PTT gibi Fenerbahçe'yi sık sık yenemezdi de, aldıkları en başarılı sonuç beraberlik olurdu. Yendilerse de hatırlamıyorum; eyvah hatırlar gibi oluyorum Selçuk'lu, Erman'lı kadronun İstanbul'da sekiz kişiyle bizi 2-1 yendiğini; Erman Toroğlu'na karşı olan ''sevgimi'' herhalde o maça borçluyum. Neyse, aynı Ankaragücü 1981 yılında ikinci lig takımı olarak Türkiye Kupasını kazanınca, haftada bir yeni kanun çıkarmaya zaten alışmış 12 Eylül'ün ''Milli Güvenlik Konseyi'' kararıyla ve devrin Sayın Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından 1. lige ''terfi'' ettirilmişti. Ankaralı Fenerbahçe taraftarları olarak bizler de, bu duruma pek itiraz etmedik. Birincisi zaten edemezdik, ikincisi de 1978 yılında Ankaragücü'nün küme düşmesinden beri ilk kez, Fenerbahçe Ankara deplasmanına gelebilecekti. Biz de ''Allah razı olsun Evren Paşa'' dedik, geçtik.

Ankara Maçları

Ankaragücü - Fenerbahçe maçları günü genellikle şöyle cereyan ederdi. Sabah saat 8 civarında bir kaç yüz ''Ankaralı Fenerbahçeli'' 19 Mayıs Stadının önünde kuyruğa girer, saat 8.30 civarı Ankaragüçlülerin sopalı saldırısına uğrardık. Onlardan ve polisten yediğimiz sopa ve coplardan sonra dağılır, saat 9 sularında Ankara Garının önünde yeniden toplanırdık. İstanbul'dan gelen ''Anadolu Ekspresi'' saat 9.30 civarı gara varınca binbeşyüz, ikibin ''İstanbullu'' Fenerli bayrakları ve şarkılarıyla trenden inerler ve bize katılırlardı. Hep beraber Gençlik Parkının önünden geçerek 19 Mayıs Stadı'na giderken yeni şarkıları öğrenir, yüzme havuzu tarafından stad kompleksine girerdik. Bu kez biz, tenis kulübü tarafında toplanmış olan Ankaragücü taraftarlarına cezalarını verip, havuz tarafındaki kapalı tribün ile kale arkası arkasında ve stadın dışında yerimizi alırdık. O dönemde Ankara'da Fener maçları için yedi-sekiz saat beklemek normal sayılırdı. Maçlar ilkbahar ve sonbahara geldiğinde neyse de, bu işin bir de karlar altındaki tribünlerde ve kar yağışı altında beklemesi vardı. Her sezon ve her mevsim bu rutin aynen devam etti yıllar boyu. Annem ve ablam tamamen deli olduğumu düşünürlerdi saat 2'deki maç için sabah 7.30'da evden çıktığım için. Babamdan ise bu durum küçük yaşlarda tamamen gizli tutulurdu, mesela gece arkadaşımda kalırdım. İçeri girildikten sonra maç saatine kadar, karşı tribündeki Ankaragücü taraftarları ile birlikte toplam üç, dörtbin kişi saatlerce karşılıklı ''olumsuz'' tezahürat, ayran şişesi ve kışın da kartopu savaşı yapardık. Maç boyunca bu fanatik gurupların tezahüratları devam ederdi. Ancak Fenerbahçe golü atınca gerçek durumu anlardınız Ankara'da. Bir anda, ikibin kadar Ankaragüçlü dışında, hınca hınç dolu olan stadın tümü GOOL sesleriyle ayağa fırlardı, Stadın en az yedide altısının Fenerli olduğu, ancak gol anında belli olurdu. Daha sessiz, daha çekingendi Ankaralı Fenerlilerin çoğu. Hiç unutmam, 1984/85 sezonuydu ve Fenerbahçe şampiyonluğa gidiyordu, bu kez iş ciddiydi ve tüm stad daha maça çıkılırken Fenerbahçe'nin arkasındaydı. Ankaralı Fenerbahçeliler maratonun önüne, Ahmet Arif'in dizelerinden alınan, uzun bir pankart açtılar, ''AÇ KALDIM SUSUZ KALDIM TERKETMEDİ SEVDAN BENİ''. Ankara'daki 0-0'lık maça Ankaragücü'lü futbolcular ''Deplasmana hoşgeldin Ankaragücü'' tezahüratı altında çıktılar. Burası Ankara'ydı ve durum bir parça utanç vericiydi ama kim takar? ''Fenerbahçe büyük takım, ne yapalım?'' diye düşünmüştük. O sezon Fenerbahçe şampiyon, Ankaragücü ise dördüncü oldu.

Ankaralı Fenerbahçeli olmanın, daha doğrusu taşralı Fenerbahçeli olmanın, bir çok zorlukları vardır. Bir kere hayatınız, takımınıza özlemle geçer. Her yıl ancak bir kez, takımınızı maça gidip görebilirsiniz. Üstüne üstlük bir deplasman takımı taraftarı olarak gidersiniz, kendi şehrinizdeki maça. O tam bir yıl beklenen maçta da, takımınızı kendi sahasında, seyircisi ve bayraklarıyla göremezsiniz. Bu çok yıpratıcı bir özlemdir. Düşünün, sevdiğiniz kızı senede sadece bir gün, o da sığıntı bir şekilde gördüğünüzü. Üstelik bir ömür boyu başka bir sevgiliniz olmayacağını bile bile, durumun bu olduğunu düşünün. Son yıllarda Fenerbahçe Stadı'nda dört tribün halinde, parça parça söylenen, ''Fenerbahçe benim... Biricik sevgilim... Söyle senden başka... Kimim var benim...'' şarkısı bana hep, bu eski durumumu hatırlatır nedense...

Ankara maçlarının güzel olanları da vardır tabii. Ankara başkent olduğundan Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı Kupası maçları doğal olarak Ankara'da oynanır. İşte bu maçlarda Ankaralı Fenerliler mağrurdurlar çünkü maç tarafsız sahadadır ve Ankaralı Fenerli ev sahibi durumundadır, İstanbullu gerçek Fenerlilerin gözünde. Stad dışında İstanbullu Fenerlilere o günlerde Ankara toplum polisinin coplama taktikleri büyük bir bilgiçlikle anlatılır ya da stadda geçen yıla göre yapılan bir turnike değişikliği veya tadilat sanki çok önemli bir gelişmeymiş gibi uzun uzun aktarılır. Bütün bunlar bir yana, sezonun son maçları olan bu maçlara gitmek gerçekten çok zevklidir. Eğer takımınız bu maçlarda oynuyorsa ya bir şeyler kazanmıştır ya da bir şeyleri kıl payı kaçırmıştır. Yani takımınız başarılıdır. Bu son maçlarda takımı herkesle beraber yaz tatiline uğurlarsınız ve bir sonraki sezonun kadrosu için spekülasyonlarda bulunursunuz İstanbullu kardeşlerinizle.

Fenerbahçe - Beşiktaş (12.06.1975)

1975 yılı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı çok özel bir maç oldu benim için. 19 Mayıs Stadı kapalı olduğu için maç Cebeci (İnönü) Stadı'nda oynanıyordu ve bu Kaptan Ziya'nın son resmi maçı olacaktı. Gerçi bu maç Beşiktaş kaptanı Sanlı'nın da son maçıydı ama bu bizi hiç ilgilendirmiyordu. Ligin ikinci yarısında Galatasaray'ı yenerek şampiyonluğumuzu kolaylaştıran Beşiktaş'a gerekli şekilde teşekkür etmeliydik bu maçta diye düşünmüştüm. Beşiktaş kupayı kazanmıştı, kadrosunda Sinan ve sağaçık Tuğrul vardı. Şampiyon Fenerbahçe ise sahaya kalede Yavuz, geri dörtlüde Ender, Emin, Ziya, Alpaslan; orta sahada Zafer, Ersoy, Selahattin; ilerde Aydın, Osman, Cemil onbiriyle çıkıyordu. Bu takım bu yıl mükemmeldi ve tam kadro sahadaydık. Beşiktaş seyircisi ilk on dakikada gelen Tuğrul-Niko ve Tuğrul-Sinan ver-kaçlarıyla havaya girmiş ''Şampiyona baak... Şampiyona baak...'' şeklinde tezahürat yapıyorlardı. Bu sırada Osman, ceza sahası dışında frikik atmak için topu dikti, gerildi ve falsolu bir şekilde kaleci Mete'nin sağına, uzanamayacağı yere lamba gibi astı topu. Dakika 20 ve gol. Stadın yüzde yetmişini dolduran Fenerbahçe seyircisi, ''Tüysüz Kartal'' ve ''Ağlama değmez hayat...'' şarkıları içinde ikinci yarıyı buldu. 53. dakika oynanırken Cemil gelen ortayı zımba gibi kafayla ağlara takıyor ve 2-0'dan sonra seyircinin tezahüratı ''Zavallı Beşiktaş'' şeklini alıyordu. Maç sonunda Kaptan Ziya Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı bize doğru kaldırırken, bir daha Ziya'yı Fener formasıyla göremeyeceğimi düşündüm, gözlerim bunun dokunaklılığı ve galibiyetin mutluluğuyla dolu dolu oldu...

Deplasman Maçları

Taşralı Fenerbahçeli olmak çok masraflı bir iştir ve büyük planlama gerektirir. Ağustos ayında büyük bir sabırsızlıkla fikstürün yayınlanmasını beklersiniz. Şöyle bir örnek verelim, 1974/75 sezonu, İstanbul'daki Galatasaray maçlarına her şartta gideceğiniz bariz, hemen Beşiktaş maçlarının kışa gelip gelmediğine bakarsınız heyecanla, çünkü Ankara - İstanbul karayolu Bolu Dağı ve Kargasekmez mevkilerinde, kışın sık sık kardan kapanır. O dönemde TEM yok, hatta E5 bile çok kısıtlı bir şekilde İzmit'ten sonra bölük pörçük var. Hedef fikstürler tespit edilir, Eskişehir-Fenerbahçe, Boluspor-Fenerbahçe, Bursaspor- Fenerbahçe, belki Altay veya Göztepe-Fenerbahçe. Ve bunlardan başka da, Ankara'dan hafta sonu ulaşabileceğiniz, mantıklı bir deplasman yok. 14-15 yaşında olduğunuz için, hemen evde konuşmaya başlarsınız,

'Anne ben (mesela) 27 Ekim'de Eskişehir'e gidicem.'

'Niye oğlum, ne var?'

'İşim var, arkadaşlarla gidicez.'

'Ne işi oğlum, delirdin mi?'

'Anne gidicem işte, Fener maçı var. Arkadaşlar hep beraber gidicez, bir arkadaş İstanbul'da kulüpten bilet ayarlıyor.'

'Peki okul?'

'Anne Pazar günü gidip gelicez.'

'Saçmalama, baban izin vermez.'

'Gidicem, görürsün.'

İki ay boyunca, bu Eskişehir'e gitme lafı o kadar çok geçer ki, artık sözkonusu hafta sonu geldiğinde, evdeki herkes duruma alışmıştır. Mesela ablam, ''Otobüs Cumartesi akşamı mı?'' şeklinde soru sorabilmeye başlamıştır. Oysa ortada ne İstanbul'dan ayarlanan bilet ne de benimle gidecek arkadaş falan vardır. Üstelik babadan izin de yoktur ama bir şekilde ''taşralı taraftar'' tek başına, yalan dolanla, Pazar sabahı evden çıkar, Ankara garajlara gider, Eskişehir otobüsüne biner, öğleyin stadın önünde olur, İstanbul'dan gelen beşyüz, bin kişiyi dayak yemeden ve Fener bayrağını içine saklayarak bulur; onların yardımıyla karaborsadan bilet bulunur, beş saat boğaz yırtılırcasına takım desteklenir. Maç biter, İstanbullular otobüslerine binerler, taşralı Fenerli bayrağını ve yüzündeki sevinç veya üzüntü ifadesini saklamaya çalışarak Eskişehir otobüs garajarına gider, üstünde ''Ankara'' yazan her hangi bir otobüse atlar ve yolda hayaller kurarak Ankara'ya döner. Gece 10 civarı eve gelir, ''çok eğlendik'' teraneleri arasında ''Kasım'da aynı gurup Bursa'ya gidiyoruz, bu sefer biletleri önceden Ankara'ya yollayacak İstanbullu arkadaşlar'' türünden bir de balon uçurur. Nasıl olsa Kasım'a kadar ev bu lafa alışacaktır... Yıllar böyle geçer ama taşralı Fenerli zor koşullarda, elinde bayrak takımını yedi-sekiz kere seyretmeye çalışır. Dedim ya masraflı ve zor iştir taşralı Fenerli olmak... Bir de olayın başka bir yönü var tabii.

İstanbul Maçları

Sanıyorum 1970/71 sezonuydu. Ankara'dan ''solo'' gittiğim ilk İstanbul maçıydı, birileriyle gitmiştik mahalleden, Tuna abilere emanet etmişti belki de annemler beni, onlar da İstanbul'a maçlara giden Ankaralı Fenerlilerdi. Ligin son haftası oynanıyordu Galatasaray, Fenerbahçe'nin 1 puan önünde liderdi, averajı da Fener'den iyiydi. Son haftada Ankara'da PTT, Galatasaray, İstanbul'da ise Fenerbahçe, Beşiktaş önündeydi. PTT küme düşmüştü. Acaba küme düşen PTT, Galatasaray'ı yenebilir miydi? ''Neden olmasın?'' diye düşündüm, bizi hem de 3-0 yenmişlerdi bu sene. Hep nefret etmiştim PTT'den. İki yıl önce bizi, hem İstanbul'da hem de Ankara'da 2-1 yenmişlerdi, Ankara'daki maça gitmiş ve yıkılmıştım hatırlıyorum, Ziya aylarca benimle alay etmişti. Üstelik bu sezon İstanbul'da ancak berabere kalabilmiştik ''postacılarla''. Hep Fenerbahçe'den puan alırlar, Galatasaray'a ise yatarlardı, nasıl nefret etmezdim PTT'den? Sabah saat 10'da Gümüşsuyu'ndan Dolmabahçe'ye sırtımda, sarı-lacivert çizgili ve köşesinde küçük Türk bayrağı olan, bayrağımla inerken bunları düşünüyordum. Ama bugün fanatik bir PTT'liydim, kulağıma ''Şşşş... Şşşşş... Şşşşş... PE... TE...TE...'' sesleri geliyordu, Ankara 19 Mayıs Stadı'nın skorbord tarafındaki PTT taraftarlarını, sarı-siyah bayraklarıyla görür gibiydim. İtiş-kakış içinde yeni açık tribündeki fanatik Fenerbahçe taraftarları arasındaki yerimizi aldık. Amigo Çetin, o zamanlar daha genç bir amigoydu. ''Daha genç'' diyorum çünkü Çetin bana her zaman doksan yaşındaymış gibi gelirdi. Sırtında ''Fenerbahçe'' yazan sarı eşofmanıyla ve kavanoz dibi gözlükleriyle hikayeler anlatıyordu beş-altı metre önümüzde.

''Abi, Beşiktaş maçı. Şu önümüzdeki kalede Nedim soldan ceza sahasına girdi, Sanlı itti, Nedim yerde... Kolları iki yana açık dizlerinin üstünde ve yüzü acı içinde ağlamak üzere bir çocuk gibi... hah.. ha.. ha... Penaltı hakem bey! diye bağırdı... Hakem oyna diyor ama anam avradım olsun Nedim o noktada 30 saniye kolları açık öölece kaldı... Haa... haa.. ha...'' Herkes kahkahalarla gülüyordu bu hikayeye çünkü hepimiz biliyorduk Nedim'in Fenerbahçe'ye gelmiş geçmiş ''en iyi penaltı itirazı yapan oyuncu'' olduğunu. Yanlış anlamayın, kendini yere atma falan değil, hakeme en tatlı ağlayan, en şirin itiraz eden oyuncumuzdu Nedim. Her neyse, dört saat sonra, yani artık kıçımız kuruduktan, saçma sapan, berbat şeyler yedikten, defalarca başka başka insanlarla tavla oynadıktan, bütün eski Beşiktaş maçlarının hikayelerini dinledikten sonra Fener sahaya çıktı. Yavuz, Ercan, Ziya, Ogün, Nedim ve diğerleri. Maç başladı, Fener bastırıyor, Beşiktaş direniyordu, bir yandan tribünlerden ''PE... TE... TE...'' sesleri yükseliyordu. Devre 0-0 bitti. İkinci yarıda Fenerbahçe bunaltıcı bir baskı kurdu, sanıyorum son on dakikaydı, Ankara'dan haber gelmiyor, ben gözümü saatimden ayıramıyordum. Nedim üç kişi arasından ara pasını yolladı, Ogün kontrol etmeden vurdu, top birine çaptı ve kaleci Şükrü'nün hamlesine rağmen filelere takıldı, GOOOL, GOOOOL! 1-0 Fenerbahçe şampiyonluğa gidiyordu ''Acaba Ankara'da ne oluyor?'' diye düşündüm, kimse bilmiyordu. Maçın bitiş düdüğüyle ayağa fırladık sevinçle, bir takım Fenerbahçeli taraftarlar sahaya indiler, ''Şampiyon, şampiyon'' sesleri vardı ama bütün stad katılmıyordu. Fenerbahçeli futbolcularda sevinç vardı, ''Tanrım şampiyonuz galiba'', başkan Faruk Ilgaz'ın sahaya girip forması üstünden çıkarılmış Nedim'le sarmaş dolaş olduğunu gördüm. Herhalde başkan PTT maçının skorunu biliyordu, diğer futbolcular numaralının önünde bir şeyler konuşuyorlardı, içimde tarifi zor, kuşkulu bir sevinçle önümde oynayan filmi seyrediyordum. Birdenbire oyuncular soyunma odasına yöneldiler, yeni açığın önündeki tünel girişinde bize kollarını kaldırarak selam verip, tünelde kayboldular. Bir anda arkadan hayatımın en felaket haberlerinden biri geldi. ''7-1! 7-1 yenmiş Gallsaray!''. ''Ne 7-1 mi? Nasıl olur? Niye sevindiler, başkan falan... Yok yaa!'' dedim. ''Evet, evet 7-1 yenmiş Gallsaray'' dediler yine. ''Ulan kansız PTT!'' diye düşündüm, ''Bari yenildiniz, 7-1 ne demek? Niye hezimete uğruyorsunuz? Allah da belanızı versin!''. Kabul edemiyordum, PTT yenilmemeliydi, Fener son maçta görevini yapmıştı, Beşiktaş'ı yenmiştik...

Tabii Galatasaray 1 puan farkla şampiyon oldu. ''Sezon bitti, üç ay futbol yok, daha gece otobüsle Ankara'ya döneceğiz, Galatasaray şampiyon''. Bayrağımı sopasına sardım, sessizce çıktım staddan, yerlerde gazeteler, ezilmiş köfte-ekmekler, herkesin yüzünden düşen bin parça, ağır ağır Gümüşsuyu'ndan Taksim'e doğru çıkmaya başladım. Dönüp bakmadım bile o çok sevdiğim stadın denizle birlikteki inanılmaz manzarasına. Bir Fenerbahçe galibiyetinden, hele hele Beşiktaş'a karşı olan bir galibiyetten sonra demek bu kadar üzgün ve yıkılmış olarak bu stadı arkamda bırakacaktım. Bu acıyı hakediyor muydu 11 yaşında bir çocuk? Hem de kimseye kötülük de yapmamıştım bugüne kadar...

Yine diyelim 1974/75 sezonu Nisan ayında, ligin son büyük maçı (o zamanlar ''derbi'' denmezdi. Kaldı ki derbi, İngilizce derby, ''darbi'' okunur, aynı şehrin takımları arasındaki maçlara verilen isimdir, büyük takımlar arasındaki maç anlamına gelmez. Ülkemizde bu deyim büyük maçlar için, herhalde İngiltere'deki durumu yanlış anlayan bir aklıevvel tarafından, kullanılmaya başlanmış ve günümüzde Trabzon, Fener derbi maçı oynar hale gelmişlerdir.). Fenerbahçe, Galatasaray maçı için İstanbul'a gelirsiniz. Bu maça mutlaka geleceğinizi sekiz ay öncesinden ilan ettiğiniz için ve gece anne-babanızın eski dostları Gökhan ağabeylerde ''legal'' olarak kalacağınız için, bu programınız evde daha az direnişle karşılanır. Her neyse, İstanbul maçlarına, şayet okuldan otobüs kaldırmayı başaramadıysam, Cuma akşamından giderdim. İstanbul maçları bir hafta sonu töreni gibiydi, bu işin izlenmesi gereken belli başlı kuralları ve rutini vardı. Cumartesi günü mutlaka Fenerbahçe burnuna gidilip semtin kokusu alınır, sonra Taksim'de uzun uzun gezilir, bütün gazeteler alınarak Taksim Gezisi'nde bir bankta oturulup büyük maç öncesi tüm demeçler okunur, gazetelerdeki renkli ve güzel fotoğraflar, o dönemde Kolej'de tek başıma çıkardığım ''Fotospor'' adlı duvar gazetesinin bir sonraki sayısında yayınlanmak amacıyla güzelce kesilir ve katlanarak cüzdana konur ve İstiklal Caddesine dalınır. İstiklal Caddesi bölümü de her zaman aynı sırayı izlerdi. Önce balık pazarı'ndaki ''Şampiyon Kokoreç''te çeyreğe kokoreç, ardından yukarı doğru yürünüp ''Saray Muhallebicisi''nde tavuklu pilav ve tavukgöğsü, sonra biraz daha ilerdeki ''Pam Pam''dan dönerli sandviç yenir. Sonra tekrar geri dönülür ve ''İnci''ye dalınıp bir porsiyon profiterol yedikten sonra mide fesatları içinde zihnimi ve midemi doldurmuş olarak Taksim'den Bebek dolmuşuyla Ortaköy üstünden Bebek'e, Gökhan ağabeylere varılır. Fenerli olan çocukluk arkadaşım Ali ve babası Gökhan ağabey ile maç üstüne uzun uzun konuştuktan sonra tatlı bir heyecanla yatağa yatılır. Uyumadan önce bir saat kadar kafamda gol senaryoları kurardım. Orta sahada Selahattin o tatlı stiliyle ve sol ayağıyla topu geriden gelen Alpaslan'ın önüne bırakır. Alpaslan bir anda topu geri çekerek markajdan kurtulur, kafasını kaldırır ve topun dibine vurarak altıpasın sağ köşesine, Osman'ın kafasına falsolu bir şekilde gönderir, Osman kafayla geriye doğru ve orta sahadan kopan Cemil'in önüne indirir, Cemil son bir hamleyle yerde kayarak topu Yasin'in altından ağlara gönderir. Bu tür o kadar çok hayali pozisyon üretirdi ki beynim, hepsi gerçekleşse ertesi günkü maçı 11-0 kazanmamız gerekirdi ancak batıl inanç gereği ne kadar çok pozisyon düşünürseniz, bunlardan birinin gerçekleşme ihtimali o derece artar. Bu yüzden bir gece önce maçı kafasında kurmak son derece gereklidir takıntılı taraftarın inancına göre...

Pazar sabahı erkenden kalkarak kahvaltı ve otobüsle Beşiktaş, vapurla Kadıköy, arkasından Kuşdili Caddesi'nden yeni Fenerbahçe bayrağı satın alış ve bir kaç yüz Fenerli ile birlikte ver elini Kadıköy iskelesi. Kadıköy'den Dolmabahçe'ye kalkan üstlerine bayraklar sarılmış maç motorlarıyla ve gerçek Fenerbahçeli taraftarlarla birlikte İnönü Stadı'na gelebilmek için sabah sabah kalkıp vapurla Kadıköy'e geçer, taşralı Fenerli zihniyeti. Oysa Bebek'ten bir dolmuşla kolayca Dolmabahçe'ye gelebilirsiniz ama taşralısınız ya, bugünü sindire sindire gerçek bir Fenerli gibi yaşamalısınız, Kadıköy'den geliyor olmanız romantik çünkü. ''Kuşdilinden geliyoruz ooy oy.. Biz Feneri seviyoruz ooy ooy...'' şarkısını rahatça söyleyebilirsiniz artık...

Benim İstanbul'a geldiğim Fener maçlarına genellikle Gökhan ağabeyin oğlu, arkadaşım Ali de gelirdi. Ali İstanbulluydu, işin bu kısmını yapmayacağını, belki de yapmaya ihtiyacı olmadığını, bildiğimden, Ali'yle İnönü Stadı'nın dışında buluşma ayarlardık. Maçtan önce Taksim'de bakacağım bir şey olduğu veya birisini göreceğim türünden bir şeyler söylerdim. Motorlarla ve bayraklarla Dolmabahçe'deki betona çıkış ve dünyanın en güzel manzaralı stadını görmek bana bir başka gelirdi. Ahh! Nasıl kaptırdık bu stadı Beşiktaş'a. Ardından, Ali ile yeni açık tribünün arkasındaki böbrek-ekmekçinin önünde buluşurduk. Yarım ekmeğe böbrek, içine bol kekik ve domates ise şu teorime dayanırdı. ''Döner, köfte gibi şeyler kedi veya at etinden olabilir ama kedi etini herhalde kuzu böbreği şeklinde kesmediler, demek ki bu gerçek böbrek.'' Böbrek yememin bir diğer nedeni de böbreğe tapmamdı tabii. Ali ile 14-16 yaşlarında olmamıza rağmen serserilik olsun diye böbrekçinin iki varil ve bir kalastan oluşan ''bar''ında birer duble de sıcak rakı içip öyle girerdik maçlara.

Maç sonrası hemen Ali'den ayrılır yine Dolmabahçe'den motorla ve Kadıköylü Fenerbahçe taraftarlarıyla, Kadıköy'e geçerdim. Hep birlikte Fenerbahçe burnuna kadar yürürdük. Bunun amacı, maçı kazanmışsak şarkılar söyleyerek kulübe yürüyüp Fenerbahçe Spor Kulübünün yanındaki Galatasaray kulübünün camlarını taşlamak, yok eğer maçı kaybettiysek bu sefer daha tatsız tezahüratlarla, Fenerbahçe kulübünün ve tabii yine Galatasaray kulübünün camlarını taşlamaktı.... Galatasaray'ın Fenerbahçe'de Fenerbahçe kulübünün yanında ne aradığını hala anlamış değilim. Herhalde Fenerbahçe kulübüne gıcıklık olsun diye satın almışlardı o araziyi, yıllarca da oradan gitmediler, tüm cam masrafına rağmen.

Neden sonra taşralılığımı üstümden atmış olarak jet gibi Bebek'e gidip, çantamı alıp Gümüşsuyu Caddesi'nden otobüse binerdim Ankara'ya dönmek üzere. Tabii yüksek tempolu yarış bununla bitmezdi, Ankara'ya varış, ev, duş, kahvaltı, Kolej üniforması ve sabah 8.30 dersine yetişirdim. Kaybedilen maçların sonrasında bir başka olurdu İstanbul-Ankara otobüs yolculukları. Çoğu zaman Varan'la giderdim ama evden para alamadığım, yani resmi iznim olmadan gittiğim, zamanlarda 1970'lerin ''uçan tabut''u Gazanfer Bilge ile giderdim İstanbul'a. Her onbeş dakikada bir, Ankara-İstanbul, İstanbul-Ankara seferleri vardı Gazanfer'in. Sekiz saatlik yol en fazla altı saatte gidilir şayet uyanık kalırsanız ölüm korkusu içinde geçerdi ''444 kilometrelik Ankara-İstanbul Devlet Karayolu''. Sanıyorum, 1974/75 sezonunun Galatasaray maçından dönüyordum. Maç berabere bitmişti. Fenerbahçe lider durumdaydı ama İstanbul'da Galatasaray'ı yenemediğimiz için çok mutsuzdum. Ankara'daki sınıf arkadaşlarımı düşündüm otobüs İzmit'e yaklaşırken; o anda ödevlerini bitirmiş yatmaya hazırlanıyorlardı herhalde. ''Ben bu otobüste, gecenin bu saatinde tek başıma nereden nereye gidiyorum?'' diye sordum kendime, ''Neden ben de herkes gibi değilim?''. Sorunun cevabı barizdi, ben Fenerbahçeliydim, hem de lafta değil gerçek Fenerbahçeli ve hayatta görev ve sorumluluklarım vardı. Onlar değil, ben doğru yerdeydim. Ama dedim ya sezon sonunda şampiyon da olsanız, çok zor, çok dertli bir iştir taşralı taraftar olmak...

[KOLEJ YILLARI] [Indeks][ÇUBUKLU FORMA]


EDİTÖR NOTU: İlk baskısı Ağustos 1996 tarihinde 1907 Fenerbahçe Derneği'nin katkılarıyla yayınlanan ve Ekim 1996 tarihinde "bestseller" olan Sayın Faik Genç'in "YÜKSELEN ATEŞ - Bir Taraftarın Hayatı" adlı futbol ve Fenerbahçe üzerine yazılmış bu değerli eserine ait bazı bölümlerini kendisinin özel izniyle yayınlıyorum. Bu bölümlerin yayınlanması için gerekli izni veren Sayın Faik Genç'e çok teşekkür ederim.

Bu bölümlerin her türlü yayın hakkı Faik Genç'e aittir. Bölümlerin herhangi bir şekilde kopyalanması veya yayınlanması, yazarın önceden vereceği yazılı izne bağlıdır.



DİKKAT: Bu site içeriğindeki tüm materyaller, yazı, makale, araştırma, bildiri, görüntü, doküman, fotoğraf, resim, ses, işaret veya sair fikir ürünleri 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca korunmakta olup, Alper Duruk'un (www.turkfutbolu.net) yazılı izni olmadıkça kullanılamaz, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez, her ne suretle olursa olsun ticari amaçla çoğaltma ve yayma yapılamaz. Alper Duruk (www.turkfutbolu.net) tarafından içeriği üretilen söz konusu bu site içeriğinden izinsiz kopyalama yapmak, T.C. yasa ve hükümlerine tabidir.

Copyright © 1998-2006 Alper Duruk (www.turkfutbolu.net)

ALPER DURUK'UN SAYFASI | FUTBOL VERI BANKASI | TURK FUTBOLU ARSIVI