BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY

7.BÖLÜM - NE ZAMAN MOLNAR GELİYÖ !
FENERBAHÇE ŞAMPİYON OLÜYÖ !




Yayınlanış tarihi: 22 Şubat 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr


Ne zaman Molnar geliyö ! Fenerbahçe şampiyon olüyö !

1966-67 sezonu Fenerbahçe'mizde sorunlarla dolu geçti. Özellikle Göztepe karşısında İstanbul'da ve İzmir'de alınan 0-1 lik yenilgiler şampiyonluğa mal oldu ve takımımız ligi BJK'nın ardından ikinci olarak bitirdi. Bunun üzerine büyük umutlarla takımın başına getirilen ve bir yıl öncesinde Partizan'a Avrupa'da final oynatan Yugoslav hoca Abdullah Gegiç'in sözleşmesi feshedi. Efsanevi başkanlarımızdan, Saint-Joseph'li ağabeyimiz Faruk Ilgaz yeni sezonda takımı şampiyon yapmak için kolları sıvadı, yine efsanevi hocalardan Macar Molnar'ı teknik direktör olarak seçti.  Daha önceleri onar yıl arayla Fenerbahçe'yi iki kez şampiyon yapan Ignace Molnar artık altmış yaşlarındaydı ve bu kendisi için bir sorun olabilirdi. Molnar'a eski öğrencilerinden Basri Dirimlili (Mehmetçik) antrenör, Ahmet Erol (Bego) menajer olarak yardımcı olacaklardı. Transfer sezonunda PTT'den kaleci Yavuz Şimşek ve Levent Engineri (Hans), Feriköy'den Fuat Saner takıma katıldılar, altı yıldır yurdundan ve sarı-lacivertli formadan ayrı kalan Can Bartu geri döndü.

Bana gelince, yine İstanbul ve Fenerbahçe'den uzakları oynuyordum. Bir yıl önce Kasım ayında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Tesisler Dairesi'nde proje mimarı olarak göreve başlamıştım. İstanbul'dan ayrılalı (1958) dokuz yıl olmuş, Ankaralılık bir kabus gibi üzerime çökmüştü. İşim sevdiğim türdendi. Spor yapıları ile uğraşıyor, ülke sporuna karınca kararınca yaralı olmaya çabalıyordum. İstanbul'a bir semt stadyumu (Altunizade Stadyumu - daha sonra Ekrem Koçak Atletizm Stadı olacak, ancak çelik çatının tasarımı bana ait değil, sonradan ekleme), Bursa'ya velodrom, Ankara'ya atlı spor tesisleri, Ordu'ya 20 bin kişilik stadyum (Sadece maraton tribününü benim projeme göre yaptılar, yıllar sonra Ordu'ya gittiğimde projemle ilgisi olmayan bir kapalı tribün kondurduklarını üzüntüyle gördüm) tasarımları geliştirmiştim. İşin en güzel yanı Türkiye'nin her yerinde, her türlü spor etkinliklerinde geçerli serbest giriş kartım vardı. Ankara'da oynanan hiç bir birinci lig maçını kaçırmıyordum. Televizyon daha gündemde olmadığından İstanbul'daki maçları radyodan ya da gazeteden izliyordum. Fırsat ve zaman buldukça deplasmanlı basketbol ligi maçlarına da gidiyordum. Spor dışında "Fransız Kültür Merkezi" nin "Ciné Club" ünün üyesi idim. Dönemin sinema akımı olan "Nouvelle Vague-Yeni Dalga"  nın en özgün filmlerini izleme olanağım oluyordu. ODTÜ'lerden oldukça sıcak kanlı insanların oluşturduğu bir çevrem vardı. Cemal Baba ve Palabıyık gibi meyhaneleri keşfetmiştim. Ancak fakirin yüreği yine de İstanbul ve Fenerbahçe için çarpıyordu. Askere gitmeyi ve de evlenmeyi ise henüz düşünmüyor, ikisini de sürekli olarak erteliyordum.

1967-68 sezonuna pek iyi başladığımız söylenemez. İlk maçta Feriköy'ü farklı (3-0; goller Selim Soydan, Nedim Doğan ve Abdullah Çevrim) yenmemize karşın ikinci hafta artık büyüklüğü kalmayan ve sürekli düşme çizgisinde oynayan Vefa'ya takıldık. (1-1; gol Can Bartu). Aynı hafta GS Feriköy'e 3-1 yenildi. Üçüncü hafta bizi bir hezimet bekliyordu. Fenerbahçe'den bir yıl önce kovulan Abdullah Gegiç'in antrenörlüğündeki Eskişehirspor'a deplasmanda 0-3 yenilerek kafalarda soru işaretleri oluşturduk. Maç ile ilgili bir gözlemi haftalık Fotospor dergisinden izleyelim:

"Gegiç'in gözleri ıslak ıslaktı. Futbolcularının omuzunda Atatürk Stadını 3 boyutlu inleten Eskişehirli taraftarlarını içtenlikle selamlıyordu. Öte yandan 11 Fenerbahçeli futbolcu soyunma odasına doğru sessizliği adımlıyorlardı."

O hafta 3 maçta 3 puanla sıralamada dokuzunculuğa düştük. Üzerimizde Göztepe, Beşiktaş, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Altınordu, Galatasaray, PTT ve Demirspor bulunmaktaydı. Bizi yenen Eskişehirspor ise aldığı bu tek yengi ile 2 puana ulaşmış ve onbirinci sıraya oturmuştu. Kamuoyu Fenerden umutları kesmişti. Şampiyonluğun en büyük adayı olarak Adnan Süvari'nin çalıştırdığı Göztepe'yi görüyor, onları BJK'nın zorlayacağını savunuyordu.

Bir hafta sonra İstanbul'da Nedim'in attığı golle Ankaragücü'nü 1-0 yendik. Bizi perişan edip burnu büyüyen Eskişehirspor ise İzmir'de Altay'dan tam 4 gol birden yedi (4-0). İşte bu havada GS maçı geldi çattı.

İş yerimizde taraftar sayısı aşağı yukarı eşit dağılmıştı. Genel Müdür Yardımcısı Orhan Ağabey (Bilgin - günümüzde FB kongre üyesi), Proje Dairesi Müdürü Hurşit Ağabey (Tamkan), Topoğraf Yalçın Ağabey (Yalın), Teknisyen Erdenay (Oflas - eski milli atlet, uzun süre Spor Toto Genel Müdürlüğü ile kısa bir süre Futbol Federasyonu başkanlığı yapacak) Fenerliydiler, buna karşın mimarlardan ODTÜ'den sınıf arkadaşlarım Ersin Üner (zaten GS liseli) ve Ragıp Buluç ile okuldaş olmadığım Ahmet Ayhan ve Mustafa Aytöre, ayrıca teknisyen Cahit Ağabey (Önel - milli atlet) GS yanlıydılar. BJK taraftarı anımsamıyorum. Maçlara grup halinde giderdik. Herkes aynı takımı tutmadığından, doğal olarak maç muhabbetleri İstanbul'daki kadar keyifli olmuyordu.

GS ile karşılaştığımız hafta Cumartesi günü Göztepe Ankara'da PTT'yi 3-1 yendi. O maçı Ragıp Buluç ve kız arkadaşı ile birlikte izledik. Göztepe'nin oyunu ikimizi de oldukça etkilemiş ve kara kara düşüncelere yönlendirmişti. Pazar günü ise BJK Şekerspor ile oynuyordu. O maça da Yalçın Ağabey ile birlikte gittik. BJK maçını izlerken aklımız İstanbul'da, kulağımız bir kaç basamak aşağıda, sonuna kadar açılmış, ancak parazitli sesinden ne dediği pek anlaşılamayan bir tranzistörlü radyoda idi. Maçlar başladıktan on dakika geçti geçmedi, Yalçın Ağabey beni dürttü: "Şimdi bir gol atacağız, içime doğdu." dedi. Aynı anda radyo çevresinde bir uğultu koptu, birileri diğerlerinin alnına şaplağı kondurdu. Sonunda stadyum iç spikeri güzel anonsu yaptı: "İstanbul'da oynanmakta olan milli lig maçında, dakika 11, Fenerbahçe 1 Galatasaray 0, Gol Yaşar." 19 Mayıs Stadında millet Beşiktaş maçını unutup "Fener, Fener" diye tezahürata başladı. Biraz sonra da Şekerspor'dan bir gol gelmez mi? Yalçın Ağabey "İşte bu kaymaklı kadayıf oldu, bir de dün Göztepe takılsaydı." diye söyleniyordu. O Göztepe bir kaç hafta sonra fena takılacak ve belini bir daha düzeltemeyecek. Birinci devrenin sonlarına doğru Sanlı BJK'nın beraberlik golünü attı. İstanbul'dan başka gol haberi gelmedi. İkinci devrenin onuncu dakikasında, Birol Pekel ile bize gelip, iki yıl sonra Karşıyaka'ya giden ve iki yıl da orada oynadıktan sonra BJK'ya geri dönen Şenol Birol Beşiktaş'ın ikinci golünü attı, göz yaşları içinde formasını öperek tribünlere doğru koştu. "Yalçın Ağabey, içine bir şeyler doğmuyor mu?" dememe kalmadı, alt sıralardan önce gürültüler, ardından "penaltı, penaltı" sesleri geldi. Penaltıyı kimin atacağını anlayamadan büyük bir sessizlik içinde beklemeye başladık. Önce "Goool!" tümcesini duyduk, ardından aynı kişilerin yine aynı kişilerin alnına bir şaplak daha kondurduğunu gözlemledik. İç spiker mutlu gerçeği perçinledi: "İstanbul'da oynanmakta olan milli lig maçında, dakika 55, Fenerbahçe 2 Galatasaray 0, Gol Ercan." Anımsadığım kadarıyla bu Ercan'ın ilk penaltı atışıydı ve onu da GS'ye karşı gole çevirmişti. İki maçta da başka gol olmadı. Biz Yalçın Ağabey'le birlikte maçtan sonra Maltepe'de ızgara köfte, piyaz ve şarapla zaferimizi kutladık. Yalçın Ağabey'den fazla para harcamadan keyifle nasıl yaşanacağı konusunda çok şey öğrendim. Sıkı Fenerliydi. Günümüzde İstanbul'da pleksiglas işleri yapan bir atölyesi var. Ara sıra klasik müzik konserlerinde karşılaşıyor, hasret gideriyoruz. Kulakları çınlasın.

Bakalım o hafta Fotospor neler yazmış: "Galibiyet çiçeği Fenerbahçe'nin bahçesinde haftalardan beri böylesine alımlı açıyordu. Fenerbahçe haftalardan beri ilk kez böylesine mutluluk verici bir zafer şemsiyesinin altındaydı. Ve Galatasaray , o dikenli, o kişiyi kahreden üzüntünün ortasında kalıvermişti."

Puan cetvelinde kayıp puanı olmayan BJK birinci, bir kayıp puanla Göztepe ikinci durumdaydılar. Biz Gençlerbirliği'nin ardından dördüncülüğe yükselmiştik. İzleyen haftalarda ilginç sonuçlar alındı.. Biz ite kaka yol alıyorduk. GS sürekli puan yitirerek zirveden uzaklara düşüyordu. BJK önce İstanbul'da Eskişehir'e, ardından da İzmir'de Göztepe'ye yitirerek oldukça hizaya geldi. Aynı hafta Fenerbahçe Ankara deplasmanında PTT'yi Ogün Altıparmak'ın golüyle 1-0 yenince ikinciliğe oturdu. Liderlik koltuğunda yenilgisiz Göztepe bulunuyordu. Göztepe deyip geçmeyelim. Ali Artuner'li, Nevzat'lı, Ertan'lı, Fevzi'li ve rahmetli kaptan Gürsel'li takım çok iyi bir çizgi yakalamıştı. Lider oldukları hafta UEFA Kupası ikinci turunda, ilk maçta Madrit'te 0-2 yenildikleri Atletico Madrid gibi bir devi İzmir'de 3-0 lık skorla devirerek üçüncü tura çıkmışlardı.

B.T.G.M. de işe Kasım ayında başladığımdan yıllık iznim kış aylarına denk geldi. Aralığın ilk hafta sonu onbeş günlük iznimi alarak İstanbul'a damladım. Amacım Saint-Joseph'li yıllarım gibi onbeş güzel gün geçirmekti. Üç Cumartesi-pazarım bir dizi önemli maça denk geliyordu. İnan Cerit'le Koço ve de Todori geceleri yapabilecektik. Üçüncü arkadaşımız Engin Erdoğan bir kaç yıl önce bizlere hoşçakalın diyerek sonsuzluğa göçmüştü. Onun anısına kadeh kaldırabilecektik. Günlerim ve gecelerim önceden düşlediğim gibi geçiyordu.

İlk Pazar günü Göztepe ile ölüm kalım maçımız vardı. Geçen yıl bizi iki kez yenerek şampiyonluktan etmişlerdi. O anda ligin en tepesinde bulunuyorlardı. İnönü Stadı'nda beleşçilerin oturduğu, şeref tribünün solundaki bölüme girdim. İçerdekiler birbirlerini tanıyor olmalıydılar. Beni "Kim bu herif? Nereden çıktı? dercesine süzdüler. Bir yerlere iliştim. Takımlar sahaya çıkarken "Neyse Fener'i alkışlıyor!" dediler. Can ve Şeref'in yer almadığı o günkü kadromuz şöyleydi: Yavuz - Şükrü, Levent - Selim, Ercan, Yılmaz - Ogün, Ziya, Fuat, Nedim (Kaptan), Yaşar. Oyuna çok iyi başladık. Ziya, Fuat ve Selim üst düzeyde pas yüzdesiyle akınlarımızı düzenliyor, Ogün, Nedim ve Yaşar ile de Göztepe'ye tehlikeli anlar yaşatıyorduk. Ogün'ün ağlara giden bir kafa vuruşu ofsayt gerekçesiyle sayılmadı. Ardından kaleci Ali Artuner'in yumrukla uzaklaştırdığı bir topu Yaşar ceza sahası dışından yerden, düzgün ve de bomba gibi bir şutla filelere gönderdi. Maçın kalan bölümünde baskılı oyunumuz sürdü. Nedim ve Yaşar akıl almaz goller kaçırınca, maçı ancak 1-0 kazandık.

Yine Fotospor'a göz atalım: "Haftanın dev maçını bir final havası içinde mücadele ederek tek golle kazanan Fenerbahçe, Göztepe'nin yenilmezlik ünvanını silerken adeta gövde gösterisi yaptı. Eğer Sarı-Lacivertliler en azından 75 dakika sahadan sildikleri Göztepe kalesi önünde yakaladıkları 4-5 mutlak fırsatın yalnızca ikisini değerlendirebilseler Sarı-Kırmızılıların yenilmezlikleri gibi liderlikleri de elden gidecekti."

Ertesi hafta çok güzel şeyler oldu. Cumartesi günü Ali Sami Yen'de izlediğim maçta GS'ye uğursuz geldim. Bir yıl sonra bize gelecek Salim'in attığı golle Gençlerbirlği GS'yi 1-0 yendi ve o haftaki sıralamada onuncu sıraya itti. Birinci sırada kim mi vardı? Onu birazdan öğreneceğiz.

Pazar günkü İnönü Stadı'nda BJK ile olan maçımıza büyük umutlarla gittim. Yine aynı tribüne (beleşçiler) girdim. Artık beni tanımışlar ve Fenerli olduğumu öğrenmişlerdi. Geçen hafta merakla beni süzen ve bu kez gülümseyerek bir baş selamı veren kişinin sonradan Fenerbahçe yöneticilerinden Sadun Özdede olduğunu öğreneceğim. Maçtan önce yapılan istatistiklerde ilginç sonuçlar ortaya çıkmış: Beşiktaş'a karşı en çok oynayan oyuncu Ogün, en çok gol atan oyuncu Abdullah, iki takımın da formasını giyenler Selim Soydan, Şenol Birol  ve Birol Pekel. Bir de  BJK'ya hiç gol atamayan futbolcumuz var: Ogün Altıparmak.

Maça Göztepe maçının kadrosuyla çıktık. Oyun düzenimiz aynı. Fuat, Ziya ve Selim orta sahayı parsellediler ve hemen Ogün'ü kaçırdılar, Ogün de henüz ikinci dakikada kafayla BJK karşısında siftahını yaptı. İyi oynuyoruz, Beşiktaş'ı sürklase ediyoruz, yalnız bir sorunumuz var. Kalemize gelen tek tük toplarda kalecimiz Yavuz Şimşek inanılmaz yanlışlıklar yapıyor. Çok heyecanlı olduğu belli. Yusuf'un uzaktan şutuna sadece baktı,. Allahtan top direkten döndü. Ancak devrenin son dakikasında Sanlı, Yavuz'un hatasını affetmedi ve ilk yarı 1-1 bitti. Tek kale oynanan bir devreyi berabere bitirmek herkesin neşesini kaçırdı. İzmir'de Göztepe Ankaragücü önünde soyunma odasına 2-1 önde gitmiş. Arada tuvalete gidince Erdenay'a rastladım. O sabah Ankara'dan arabayla çıkıp 5 saatte maça yetişmiş, akşam dönüyormuş. Günümüzde o yolu 5 saatte otobüsler kat ediyor. "Adam bir mektup yazar, geleceğini bildirirdi'" dedim. Bu tümce o günleri özetliyor. Değil cep telefonu, evlerin çoğunda bile telefon yok. İzin süresince evinde kaldığım, bir yıl önce İstanbul'a yerleşen ablamlar gelir gelmez PTT'ye müracaat ettikleri halde ancak 10 yıl sonra telefon edinebildiler. Günümüzde ben evimi taşırken yeni telefonum bir gün içinde bağlandı. Ama ben yine de o geçmiş günleri büyük bir özlemle arıyorum. Her şey daha insancıl boyutlarda idi.

İkinci yarıda sahada yine oyunu istediği gibi yönlendiren bir Fenerbahçe ve yine hatalı gol yiyen Yavuz vardı. Ellibeşinci dakikada Ogün'ün ortasını BJK kalecisi Necmi Mutlu kısa yumruklayınca Yaşar topu düzeltip Nedim'e aktardı, ona da sadece topa dokunmak kaldı. İkinci golümüz gecikmemişti. Aynı anda stad iç spikeri İzmir'de durumun 2-2 ye ulaştığını bildiriyordu. Bu o hafta liderlik koltuğuna oturmamız anlamına geliyordu. Ama Yavuz yine komik bir gol yiyecekti. Önce Yusuf'un ortasını acemice yumruklayarak kornere atmış, sonra da korner sonucu oluşan kargaşada ayağının dibinden geçen topa plonjon yapmaya kalkışınca golü yemişti. (O Yavuz ertesi yıl Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası birinci tur maçında Manchester'de harikalar yaratacak ve Manchester Fatihi ünvanını alacaktı). Yavuz yerini emektar Hazım'a bıraktı ve henüz soyunma odasına gitmek üzere sahayı terk etmek üzereyken üçüncü golümüz geldi. Selim'in serbest atışta ortaladığı topa kafasını uzatan Ogün BJK karşısındaki orucunu ikinci kez bozdu ve maçı 3-2 kazandık. İzmir'den inanması güç bir sonuç geldi. Ankaragücü üç gol daha atarak Göztepe'yi 5-2 yendi. Liderliğimiz kaçınılmazdı. Maçtan sonra Fotospor'un yorumu ile Ogün ve Necmi'nin sözleri şöyle oldu:

Fotospor: "Zafer çığlıkları Fenerbahçelilerin dudaklarındaydı. Mithatpaşa Stadı'nda büyük oynayan Fenerbahçe'ydi. 90 dakikanın salıncağında bozulup bozulup yeniden yazılan beraberliğin ipini koparan Fenerbahçe'ydi. Ve de Beşiktaş'ı şampiyonluk yarışında iki puan daha geriye itip, kocaman adımlarla zirveye kurulan yine Fenerbahçe'ydi"

Ogün: "Çok korkuyordum ama korktuğum başıma gelmedi ve Necmi'ye gollerimi attım."

Necmi: "Durdu, durdu, iki gol birden attı."

Pazar gününün güzelliği bu kadarla kalmadı. Saint-Josph'li günlerim gibi yaşamak amacıyla gittiğim basketbol maçında, Spor ve Sergi Sarayı'nda, 5000 kişi önünde Mehmet Baturalp'in önderliğinde  GS'yi 83-77 yenerek Türkiye Basketbol Liginde de lider olduk.

Göztepe'nin bozgunu Çarşamba günü sürdü. Türkiye Kupası maçında İnönü Stadı'nda Feriköy'e 2-0 yenilerek elendiler. İzlediğim bu maçta kaleci Ali Artuner sakatlandı. Son dakikalarda Hüseyin (Bizden Göztepe'ye gitmişti) ile Gürsel oyundan atıldılar. Maç sonunda aynı tribünde bulunduğumuz başkanımız Faruk Ilgaz'ın sözleri olayı çok güzel özetliyordu. "Büyük olmak o kadar zor değil. Zor olan büyüklüğü hazmedebilmek ve büyüklüğe yaraşır davranabilmek."

İzin günlerimde izlediğim son maç bir soğuk duş etkisi yaptı. Ali Sami Yen'de oynadığımız maçta lig sonuncusu Hacettepe ile 1-1 berabere kaldık. Önce yenik duruma düştük, ardından hakemin yarattığı penaltıyı Ercan kaleciye nişanladı ancak dönen topa yatarak vurduğu kafayla golümüzü attı. İki haftadır harikalar yaratan takımımız son derece kötü oynadı. Bu da futbolumuzdaki istikrarsızlığın açık bir kanıtı idi. O gece Varan otobüsü ile Ankara'ya döndüm ve ertesi gün işe başladım. Güzel İstanbul günlerim bir kez daha geride kalmıştı.

Liglerin ikinci yarısına da iyi giremedik. Feriköy'ü Ercan'ın penaltı golüyle 1-0 lık bir skorla geçmemize karşın Vefa ile bir kez daha berabere kaldık: 0-0. Sıra geldi Eskişehir ile rövanş maçına. Bu kez Fotospor'dan maçın öncesine ait bir yorum aktaralım: "Daha takımlar sahaya çıkmadan Eskişehirli taraftarlar yaptıkları büyük tezahüratla Fenerbahçe taraftarlarını susturmuşlardı. İnsan maçın Mithatpaşa Stadı'nda, hem de Türkiye'nin en çok taraftarı bulunan takımı Fenerbahçe ile yapıldığına güç inanabiliyordu." Maç başlar başlamaz Eskişehirliler susmak zorunda kaldılar. İlk akında Eskişehirspor savunması dağılmış, kaleci Hakkı Abdullah'ın ayaklarından güçlükle bir top almıştı. Fenerbahçe maçta çok üstün oynadı ve Abdullah Çevrim, Nedim Doğan ve Fuat Saner'in attığı gollerle rövanşı aynı skorla aldı: 3-0.

GS ile oynanacak ikinci maçı görmeyi çok arzuluyordum. Aklıma bir cinlik geldi. O sıralarda Beşiktaş için Fulya'da bir stadyum projesi üzerinde ilk çalışmalara başlamıştım. Arazi üzerinde bir yerde takıldığımı ve yerinde inceleme yapmam gerektiğini belirten bir İstanbul yolculuğu onay yazısı hazırlayıp müdürümüz Hurşit Ağabey'in (Tamkan) odasına gittim. Numarayı anında çaktı ve "Bu durum çok önemli, sen tek başına altından kalkamazsın, ikimizin birden araziyi görmemizin gerektiğini savunan yeni bir yazı hazırla!" dedi. O da koyu bir Fenerbahçe taraftarıydı. Biz Hurşit Ağabey ile Cuma akşamı Varan ile İstanbul'a gidip Cumartesi günü Fulya'da gerekli incelemelerde bulunduk. Laf aramızda bana çok yardımcı oldu. Ne de olsa aramızda 15 yıllık bir mesleki deneyim farkı vardı. Bugünlerde seksenli yaşlarda, Ankara'da yaşamını sürdürmekte. Onun da kulakları çınlasın.

Maça şu kadro ile başladık: Yavuz - Şükrü, Levent - Selim, Ercan, Yılmaz - Ogün, Fuat, Abdullah, Nedim (Kaptan), Yaşar. Maçtan aklımda kalanlar oyunun tümünde hakim gibi görünen GS'nin kalemizde hiç bir tehlike yaratamaması, Selim ve Ercan'ın mükemmel oynayarak GS'li Ayhan, Metin ve Mehmet'e göz açtırmamaları ve Fenerbahçe'nin üç akında Ogün, Yaşar ve Abdullah ile üç gol bulup maçı 3-0 kazanmamız. Abdullah'ın röveşata ile attığı üçüncü golümüz inanılmaz güzellikteydi. Ha! Bir de Yılmaz'a tekme atarak Avusturyalı hakem tarafından oyundan atılan Metin Oktay olayını unutmamalı. Maçtan sonra hemen maçı izlemek üzere gelen Erdenay Oflas'ın arabası ile, zafer marşları söyleyerek Ankara'ya döndük. Özellikle Kabataş'tan Üsküdar'a geçerken araba vapurunun hali görmeye değerdi. Tüm yükünü almış arabalıda "Fenerbahçe çok yaşa!" sesleri yeri göğü inletiyor, kaptan da çaldığı düdüklerle tezahürata eşlik ediyordu. Oldukça keyiflenen Hurşit Ağabey Bolu dağında bizlere nefis bir ziyafet çekti. Arabayı kullanan Erdenay'a damla içki koklatmadı. İkimiz ise rakı ile kafaları bulup maçtan geldiğimizi anlayan diğer müşterilere müthiş Fenerbahçe'nin göz kamaştıran zaferini ve gollerimizi  hikaye ettik.

Ligin diğer maçları istediğimiz gibi sürdü ve fazla zorlanmadan ipi göğüsledik. Şampiyonluğun yorumunu en kısa ev en öz biçimde, kırık Türkçesi ile antrenörümüz Molnar son maçımızın ardından bir radyo programında yaptı:

"Ne zaman Molnar geliyö, Fenerbahçe şampiyon olüyö!"


[ İndeks ]
[ 1.Bölüm: Neden Fenerbahçe ? ]
[ 2.Bölüm: İzleyebildiğim kadarıyla Lefter Küçükandoniadis ]
[ 3.Bölüm: Küçük Şeytanlar ]
[ 4.Bölüm: Ve Kaleci Şükrü Ersoy Santraya Kadar Takla Attı ]
[ 5.Bölüm: Cim Bom Bom ile ilk yakından temas ]
[ 6.Bölüm: BJK ile ilk yakından temas ]
[ 8.Bölüm: 1950-1954 Dünya Kupaları ]
[ 9.Bölüm: 1960 yılı, İskoçya milli maçı ve Cemal Gürsel Kupası ]
[ 10.Bölüm: Atina'dan şeytan geçti ]
[ 11.Bölüm: Asım Ferhatoviç ]
[ 12.Bölüm: O ilk gün ]

[ Fenerbahçe Yayınları ]

Bu sayfalar Alper Duruk tarafından hazırlanmaktadır.

ALPER DURUK'UN SAYFASI | FUTBOL VERI BANKASI | TURK FUTBOLU ARSIVI