BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY

5.BÖLÜM - CİM BOM BOM İLE İLK YAKINDAN TEMAS




Yayınlanış tarihi: 19 Şubat 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr


Cim Bom Bom ile ilk yakından temas

Futbol izlemeye başladığım 1947 yılından beri doğal olarak en çok Fenerbahçe maçlarına gittim. Seksenli yıllara dek, diğer takımları, yani GS'yi ya da BJK'yı karşıtlarıyla oynarken izlemem olası idi. Stadyumlar bir takımın malı olmamıştı. Biz grup halinde örneğin GS - Beykoz maçına gider, Fenerbahçe tribünündeki yerimizi alır, Beykoz'u desteklerdik. Bugün de bir GS maçına gitmek olası ama içimden gelmiyor, maça gitmek yerine Saint-Joseph'liler derneğinde diğer FB'li arkadaşlarla birlikte TV den izlemeyi yeğliyorum.

1955 yılında İnönü stadında oynanan yaklaşık tüm maçları (çarşamba günleri dışında, çünkü o gün akşama kadar okul vardı) izledim. Bir Türkçe kompozisyon ödevinde, sınıf arkadaşım Aksel Demircibaşyan benim için "Pazartesinden başlayarak her gün Cumartesi ve Pazar gideceği maçları düşünür!" diye yazacak.

İlk Fenerbahçe-GS maçlarım o sezona denk geldi. Yağmurlu bir Pazar günü, biraz da Dolmabahçe'ye gitmekte gecikince (sabah saat 9.00 gibi) kapalı tribündeki normal yerimize giremedim. Eski açığın numaralıya yakın bölümünün alt katında bir yerlere sığındım. Yakınımda hiç tanış yok. Elimde Michel Zévaco'nun "Les Pardaillans-Pardayyanlar" kitabı. Okulda okumama Petit Quartier Inspecteur'ü (Orta Okul Sorumlusu) Cher Frère Etienne "Portez ce livre à la maison, et lisez-le là - Bu kitabı evinize götürün ve orada okuyun!" diyerek izin vermemiş. Buna kitapta katoliklerin protestanları toplu olarak öldürdükleri "Saint-Barthelmy" gecesinin ayrıntılı biçimde betimlenmesinin neden olduğunu yıllar sonra anlayacağım. Maç saatine kadar okuyup zamanı tüketmek amacındayım. Kitap sürükleyici ama aklım maçta, okuduğumdan bir şey anlamıyorum. Gözüm tamamen dolan kapalı tribüne takılıyor. GS'liler Fenerbahçe bölümüne "Beykoz! Beykoz!" diye bağırıyorlar. Beykoz karşısında bir yenilgimiz var. Bizimkiler "Emniyet! Emniyet!" diye yanıtlıyor. Onlar da Emniyet ile berabere kalmışlar. O maçı anımsıyorum. Duhuliye çukurundan izlemiştim. Saha göğsümün düzeyinde kalıyor, saha çizgileri fark edilmiyordu. Tek avantaj numaralının altına denk gelen yere gidildiğinde güneşin insanın gözüne girmemesi. Baştan sona bir an önce skor değişmeden tamamlansın diye sürekli saatime baktığım maç 0-0 sonuçlanmıştı.

Bana Fenerbahçe GS'yi ezer, yerle bir eder gibi geliyor. İki takımın oyuncularını kıyasladığımda bizimkiler ağır basıyor. Canavar Burhan var, Lefter Fransa'dan dönmüş, bir de Ankaragücü'nden Yılmaz Gündüz transfer edilmiş. Yılmaz bir yıl önce Ankara liginde gol kralı olmuş, ayrıca basketbol de oynuyor, aynen bir kaç yıl sonra Can Bartu'nun yapacağı gibi. O gün kalede Selahattin'in yerinde ilk kez Şükrü Ersoy'u görüyoruz. Şükrü Fenerbahçe genç takımından Vefa'ya gitmiş, askerliği sırasında da Karagücü'nde yer almıştı. Hem Vefa'da hem de Karagücü'nde başarılı oyunlar çıkardıktan sonra ulusal takıma kadar yükselmiş, zaman zaman Turgay'ın yerine ay yıldızlı kaleyi başarı ile korumuştu. O gün sahaya şöyle bir takım çıkmış olabilir, tam anımsayamıyorum: Şükrü Ersoy - Nedim Günar, Basri Dirimlili - Naci Erdem, Kamil Ekin, Akgün Kaçmaz - Feridun Bugeker, Mehmet Ali Has, Yılmaz Gündüz, Burhan Sargın, Lefter Küçükandoniadis (Kaptan). GS de bir yığın tıfıl var, Tayyar Cavcav (İlhan Cavcav'ın amcası), Ali Soydan (Küçük Ali, Selim Soydan'ın ağabeyi) bir de Ali Beratlıgil (Büyük Ali, sağbekte oynarken ordu maçlarında dökülmüş, Portekiz ordu (2-6) ve İtalya ordu (1-7) maçlarında hezimetin baş mimarı olmuştu - bu maçta santrfor oynuyor).

Maç başladı. GS'nin ilk akını. Büyük Ali topu biraz sürüp yirmi, yirmibeş metreden kaleye gönderdi. Şükrü plonjonda gecikti ve zayıf şut ağlara gitti (Rüştü'nün Panathinaikos'dan İstanbul'da yediği gol gibi, ancak havadan). Daha nefes bile almadan 0 -1 yenik duruma düştük. Bitmedi, bir dakika sonraki ikinci GS akınında Naci ve Basri topu birbirlerine bırakınca Donanma Kamil yetişip kornere attı. Korneri Kadri Aytaç kullandı, kaleye şandellenen topa Şükrü ve Büyük Ali birlikte yükseldiler. Ali kafayı vurup golleri ikiledi.  Dakika iki, gol iki. Kapalı tribünün sol tarafı ortalığı inletiyor, bizimkiler dut yemiş bülbül. Tam önümüzde bir korner kazandık. Yaşamında ilk kez sağaçık oynayan Feridun yaklaştı, topa vurmadan sağ ayağı üzerinde hafifçe sıçradı ve doğrudan auta attı. GS'liler bağırıyor: "Hey Sarı! (Feridun sarı saçlı ama öyle bir lakabı yok) mama yok! mama yok!" Müthiş içerliyorum. Ardından Canavar'ın kale sahası üzerinden sağ alt köşeye bombasını ballı Turgay inanılmaz bir refleksle kornere atıyor. Devre sonuna kadar başka pozisyonumuz yok.

İkinci yarıya çok hızlı başladık. Akın akın GS kalesine iniyoruz. Lefter'in sağ şutu Turgay'ın solundaki direkte patlıyor. Biraz sonra Yılmaz kale çizgisi üzerindeki topu ıskalıyor. Pozisyonlar bir türlü gole dönüşmüyor. GS kendi ceza sahasına gömülmüş, Çanakkale geçilmezi oynuyor. Bir top açıldı, Suat Kadri'ye pas attı. Kadri kaleye ortaladı, Şükrü efsunlanmış gibi, bir türlü yerinden oynamıyor. Sırtı kaleye dönük Küçük Ali sükse olsun diye röveşata yapıyor ve top üçüncü kez ağlarımıza takılıyor. (Ali Soydan kardeşi Selim'den önce, sanırım 1961 - 62 yıllarında Fenerbahçe'de oynayacak). Bu golden sonra yeniden GS kalesine yükleniyoruz. Sağbekleri Tophane'li Kamil futbolcularımıza çok sert giriyor ve bu girişlerden birinde Burhan'ı sakatlıyor. Canavar saha dışına alınıyor, on kişi oynamaya başlıyoruz. Kamil bir de Lefter'e sert girince Lefter tekmeyi basıyor ve oyundan atılıyor. Kaldık mı dokuz kişi? Dokuz kişi bile Galatasaray kalesi önünde oynuyor. Son dakikalarda bir karambol oluşuyor, top çizgiyi geçiyor ama filelere gitmiyor. Gazhane yönündeki kalede oluşan pozisyonu uzakta olduğum için tam göremiyorum, İtalyan hakem golü veriyor. Ertesi günkü gazeteler o golü Yılmaz Gündüz'ün attığını yazdılar. Yılmaz sonraki maçlarda daha zayıf takımlara karşı bir kaç kez oynadı, sanırım bir iki gol de attı. Sonraları kendisini yeşil sahalarda hiç görmedik, futbol kariyerini kapattı, ancak potaların önünde takımımızı çok iyi yönetti ve nice zaferlere imzasını attı.

GS'liler bu maçta iki gol atan Ali Beratlıgil'in futbol ayakkabılarını müzeye kaldırmışlar. Bir röportajda bu olaya değinen kalecimiz Şükrü şöyle diyor: "Ali'nin ayakkabılarının yerine iki golü de hatalı yediğim için benim eldivenlerimi müzeye koysalar daha iyi ederlerdi." Bu kadar da dürüst bir insan Şükrü Ersoy.

Böylece yaşamımda izlediğim ilk Fenerbahçe - GS maçı benim için acı bir sonuçla (1-3) bitiyor. Maç sonrası Dolmabahçe'den bindiğim Kadıköy moturunda kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Kös kös okula dönüyorum. Okulda durum daha da vahim. Etüdde başımı sağa çevirsem Ziya Birder, sola çevirsem Ziya'nın amca oğlu Mehmet Birder parmaklarıyla üç işareti yapıyorlar. Yemekhanede onlara Sami Çölgeçen ile Bruno Bellis katılıyor. Bizler sessizleri oynuyoruz. Bruno'ya "Burhan sakatlanmasa, Lefter atılmasa sonuç farklı olurdu." diyecek oluyorum, sözümü ağzıma tıkıyor: "Bunlar teselli mektubu...."

O yıllar GS'nin müthiş bir basketbol takımı var. Yıllardır her takımı yenip sürekli şampiyon oluyorlar. Yalçın Granit'li, Hüseyin Öztürk'lü, Erdoğan Partner'li takımlarına "Yenilmez Armada" diye ad takmışlar. Fenerbahçemiz de o yıl bir atılım içinde. Yenilmez Armada'nın yaratıcılarından koç Samim Göreç (Tebeşir Samim - molalarda yere tebeşirle çizip taktik verdiğinden o adla anılırdı) takımın başına getirilmiş. Vefa'dan Altan Dinçer, Darüşşafaka'dan (emin değilim, başka takımdan da olabilir) Erdoğan Karabelen (aynı anda milli atlet, 110 engelli koşuyor, disk atıyor, biz de hasbelkader atlet geçiniyoruz ya, bir kaç antrenmanda kendisine start vereceğim) ve Ankaragücü'nden Yılmaz Gündüz transfer edilmişler. İlk yarının son maçına kadar iki takım da hiç yenilgi almamış. Ligin üçüncü büyüğü Saint-Joseph'li ağabeylerimiz Turhan Tezol (Deli Turhan, o da bir efsane idi), Güney ve Haşim'in oynadıkları Modaspor. Fenerbahçe - GS basketbol maçı Gümüşsuyu İTÜ salonunda oynanıyor. Oyuna şu beşle başlıyoruz: Yılmaz Gündüz, Hikmet Vardar, Sacit Seldüz (Kaptan), Altan Dinçer, Erdoğan Karabelen. Baştan sona 5-6 farkla önde gidiyoruz. Yılmaz takımı çok iyi yönetiyor, GS lilerin "Sulu Hikmet!" diye bağırarak moralini bozmaya çalıştıkları Hikmet tınmıyor ve özellikle sayı farkı azaldığında çok iyi top saklıyor. Tabii o zamanlar 24 saniye kuralı yok, geri pas kısıtlaması yok, üç sayı yok, her faul pozisyon olsun olmasın atışla değerlendiriliyor. Yılmaz faulleri karpuzcu stili ile atıyor (en son Hüseyin Alp öyle yapardı, günümüzde artık temsilcisi kalmadı). GS'lilerin ıslık ve tısss sesleri arasında hiç faul kaçırmıyor. Yanımda Murat Suntay "Bunun tısı mısı yok, Allahın emri, girecek!" diyor. Altan, Erdoğan ve Sacit (Fener'in minareleri deniyor, boy ortalamaları 1.96; oysa bugün uzun adam bile sayılmazlar) GS potosu altında sürekli basket üretiyorlar. Yılmaz bir de Yalçın Granit'e çok iyi yapışıyor, GS'nin oyununu başlamadan bozuyor. Maçı 71-61 kazanarak tarih yazıyoruz (GS basketbol takımının ilk yenilgisi). Ertesi günkü Milliyet gazetesi Yılmaz Gündüz'e dört yıldız verecek.

O akşam Murat'la birlikte okula keyifle dönüyoruz. Artık başımız dik. Yemekhanede Oktay Enünlü (voleybolda milli olacak, ne yazık ki 90'lı yılların başında kalp krizine yenik düşecek) bana sesleniyor: "Antonius göz yaşı şişemi getir! İki bardak dolduralım! Biri Galatasaray için, diğeri Mehmet Birder için!". Bu kez GS'li taraftarların ağzını bıçak açmıyor.

GS basket takımını ikinci devre maçında da yenecek ve ilk şampiyonluğumuza imza atacağız.

Kısa bir süre günümüze dönelim. Fenerbahçe stadı büyütülünce, maç sonrası araç trafiği oldukça yoğun oluyor. Serde dinozorluk var ya! bu yüzden cep telefonu, özel otomobil gibi uygar araçlar kullanmıyorum (Bunları Ersin ağabeyinizin nemenem bir adam olduğunu belirtmek için yazıyorum). Maçı izledikten sonra trafiğin azalmasını beklemek amacıyla Kızıltoprak'taki Fenerbahçe İşkembe Salonuna gidiyorum. Bir çorba içimi sonrası ortalık tenhalaşınca taksiye atlayıp eve dönüyorum. İşte böyle bir maç ve işkembeci gecesinde bir masada arkadaşları ya da ailesi ile oturan Altan Dinçer'i görüyorum. Salon sarı lacivert formalı, kaşkollu ve şapkalı insanlarla dolu. Sevgili Dinçer'in masasına  yaklaşıyorum ve soruyorum: "71-61 i anımsıyor musunuz?" Yanıt şöyle: "Nasıl anımsamam? Ben o maçta oynadım!" Bu kez ben ekliyorum: "Biliyorum, ben de tribündeydim." Birden yaklaşık elli yıl öncesinin o büyülü atmosferine dönüyoruz. Altan Ağabey yirmibeş, yirmialtı yaşlarında gözde bir sporcu, ben ise onbeşlik velet bir taraftar, o utku anını yeniden yaşıyoruz. Gözler karşılıklı buğulanıyor. O günden sonra ne zaman aynı salonda Altan Ağabey'e rastlasam ayağa kalkıyor ve "İyi akşamlar, canım benim!" diyor. Kim bilir? belki günümüzden elli yıl sonra, aynı mekanda, yetmişli yaşlarına ulaşmış Tuncay Şanlı'ya altmış yaşlarında bir delikanlı (!) "6-0'ı anımsıyor musunuz?" diye soracak. Ama Tuncay anımsamıyacak, çünkü 6-0 üzerine daha ne çok farklı yengiler alacağız.

İyi kötü maçlar izleyerek ikinci GS futbol maçına geldik. Bu kez geç kalmadan kapalıdaki olağan yerimizde buluştuk. Grubumuzda Birol Pekel ile Güner Çakar da var. Birol o yıllar Saint-Joseph öğrencisi. Bouclier (kalkanlı yakantop) oyununda yeni bir şişleme (oyuncu vurma) yöntemi geliştirip sınıfını şampiyon yapıyor. Çok iyi basketbol ve futbol oynuyor. Ve de koyu mu koyu bir Fenerbahçeli. Huitième'i (Orta III) okuduktan sonra okulumuzdan ayrılacak. Fenerbahçe genç takımında futbol oynarken deneyim kazansın diye Beylerbeyi takımına verilecek, ancak Beylerbeyi'nden Beşiktaşlılar kapacaklar bu üstün yeteneği. Okulda Petit Quartier'nin Préau'sunda (Orta bölümün üstü kapalı avlusunda) tenis topuyla futbol maçı oynarken gerçek duvarla "duvar pası" yaparak adam geçişini hayret ve hayranlıkla izlerdik. Birol BJK da dört yıl futbol oynayacak, takım kaptanlığı yapacak, milli formayı giyecek ama daha fazla bekleyemeden 1963 yazında, Selim Soydan'dan iki yıl sonra, takım arkadaşı Şenol Birol'u da yamacına alıp rüyalarını süsleyen sarı lacivert formasına kavuşacak ve futbolu bir Fenerbahçeli olarak bırakana kadar oynayacak. Güner Çakar da çok iyi bir basketbol oyuncusu. Sanırım Şişli takımında deneyim kazandıktan sonra 60'lı yıllarda Fenerbahçe'nin "Küçük Güner" diye anılan oyuncusu olacak. (Büyük Güner Mehmet Baturalp'den sonra takımımızın kaptanlığını yapan Güner Yalçıner)

Kapalı tribün tam yükünü almış ve sola dönüp "71-61" diye bağırırken bej gabardin pardösülü, fötr şapkalı, gravatlı, gözlüklü ve de otuz yaşlarında gösteren bir kişi benim meraklı bakışlarım arasında tribünün en iyi yerine doğru yol alıyor. Kendisine büyük saygı gösteriliyor ve "Hoş geldin Süha Ağabey!" diye buyur ediliyor. "Kim bu adam yahu?" diye sormak gafletinde bulunduğumda çevreden beni küçümseyen tavırlarla "Meşhur babahindici Süha! Tanımadın mı?" yanıtları geliyor. Geçtiğimiz yıl bu konu açılınca arkadaşım Ahmet Bulut "Süha değil, Seha" diye yanlışımı düzeltecek. Bir on, onbeş dakika geçtikten sonra Süha (ya da Seha) ayağa kalkacak, "Hadi bakalım, hazır olun babahindiciler" diyecek, bir ayağını oturduğu yere, diğerini bir alt sıranın sırtına basacak, yönünü GS tribününe çevirecek ve "Bir baba hindi" diye bağıracak, ardından tüm Fener tribünü "Hey Allah" diye bağırarak ve sola doğru dönerek ayağa kalkacak, ve bu olay düzenli bir koreografi çerçevesinde şöyle sürecek:

"Kovalara bindi",
"Hey Allah",
"Olaydı şimdi",
"Hey Allah",
"Pilav da zerde",
"Hey Allah",
"Kaşık da nerde?",
"Hey Allah",
"Geliyoruz billah",
"Hey Allah"


sonra Seha ve koro birlikte el çırparak

"Yallah, yallah, Hey Allah", "Yallah, yallah, Hey Allah",............

Allah, billah ve yallah sözcükleri az arabesk kaçsa da günümüzün sinkafı bol tezahüratları yanında ne kadar da naif, ne kadar da temiz ve bize yaraşan bir davranış diye düşünüyorum.

Fenerbahçe maça ilginç bir kadro ile başlıyor. Yugoslav antrenör Milutinoviç (sanırım, ya da başka bir Yugoslav olabilir) üç dört yıldır sağ haf mevkiinde pek başarılı olamayan ve sürekli top kayıpları yapan Naci Erdem'i orta hafa (günümüzün liberosu, ya da süpürücüsü) koymuş. Büyük risk. Solaçıkta Hüsamettin Poyrazoğlu (Valkswagen), sağ bekte emektar Müjdat Yetkiner oynuyorlar. Kalede Şükrü'nün yerini Selahattin almış. Yılmaz Gündüz de oynamıyor. Naci bu maçta ve bundan sonrakilerde muhteşem oynayacak, ülkemizin gelmiş geçmiş en ünlü orta haflarından biri olacak, milli takımda da aynı yerde çok başarılı maçlar çıkaracak ve futbol tarihimize altın harflerle yazılacak.

Maç başlıyor. Aman birinci maçtaki gibi ilk dakikalarda gol yemeyelim. Savunmamız çok iyi. Naci havadan yerden her topu kesiyor, ondan sekenleri ise Selahattin armut toplar gibi yakalıyor. Ancak bir kurtarışı var ki tam anlamıyla mükemmel. Kadri Aytaç'ın (1958'in yazında büyük gürültüler çıkaran transferle lige yeni çıkan Karagümrük'e geçecek, bu takımda iki yıl kaptanlık yapacak, 1960 yılında yine büyük yankılar yaratacak bir transferle Fenerbahçeli olacak, sanırım bir dört yıl bizde oynadıktan sonra GS'ye geri dönecek) doksana giden şutunu yaylanarak yumrukla kornere atıyor. Bu kurtarış bir deyime dönüşecek ve diğer kaleciler benzer kurtarışlar yaptığında yorumcular "Selahattin vari bir kurtarışa tanık olduk!" diyecekler.

İlk yarı golsüz sona eriyor. Maç arasında GS taraftarları BJK'liler kendi takımlarını desteklesin diye üzerimizden aşırarak sağ tarafa portakal yüklemesi yapıyorlar. Bu taktikleri tutuyor. Yağcı BJK'lılar anında  "Cim Bom Bom" diye bağırmaya başlıyorlar.

İkinci yarının başlarında Lefter'imiz Turgay'ın uzanamayacağı köşeye topu bırakıveriyor. Turgay atlıyor ancak yetişemiyor, top parmaklarının ucuna deyip tıngır mıngır ağlarla kucaklaşıyor. Ayaklanıyoruz. Güner Çakar iki sıra yukarıdan boynuma atlıyor, genç irisi, nerdeyse belimi kıracak, olsun varsın, 1-0 öndeyiz ya!

Naci GS'lileri ikinci yarıda da kalemize yaklaştırmıyor, sanki ayakları mıknatıslı, tüm topları kendisine çekiyor. Son onbeş dakikada sağbekimiz Müjdat topu sürekli havalara dikip taça atıyor, o kanattan tam endişelenmeye başlıyoruz ki bir Burhan Lefter organizasyonunun sonucu kendisine gelen topu Hüsamettin gole çeviriyor. Milutinoviç'in kumarı tutuyor ve izlediğim ikinci GS maçında kazanan taraf biz oluyoruz (2-0).

İşin en mutlu yönü artık bize parmaklarıyla üç işareti yapamayacaklar. Bu kez Kadıköy'e giden motorlarda kimse sus pus değil, tümünde insanlar ayakta, zafer şarkıları söyleniyor. "Fenerbahçe çok yaşa!" sesleri göğe yükseliyor. (O yıllar başka türlü bağırılmıyor - GS'nin cim bomu, İTÜ'nün bombalacısı dışında -. Sanırım bu bağırma türü Osmanlı devrindeki "Padişahım çok yaşa!" seslenmesinden kaynaklanıyor. 1966'da Abidin Dino yönetiminde gerçekleştirilen Dünya Kupası filmi sinemalarımızda oynayınca dış ülkelerdeki farklı tezahürat biçimleriyle tanışacağız.)

O yıl şampiyon olamıyoruz ama GS'yi ikinci maçta yenmenin gururu ve zevki her şeyin önüne geçiyor.


[ İndeks ]
[ 1.Bölüm: Neden Fenerbahçe ? ]
[ 2.Bölüm: İzleyebildiğim kadarıyla Lefter Küçükandoniadis ]
[ 3.Bölüm: Küçük Şeytanlar ]
[ 4.Bölüm: Ve Kaleci Şükrü Ersoy Santraya Kadar Takla Attı ]
[ 6.Bölüm: BJK ile ilk yakından temas ]
[ 7.Bölüm: Ne zaman Molnar geliyö ! Fenerbahçe şampiyon olüyö ! ]
[ 8.Bölüm: 1950-1954 Dünya Kupaları ]
[ 9.Bölüm: 1960 yılı, İskoçya milli maçı ve Cemal Gürsel Kupası ]
[ 10.Bölüm: Atina'dan şeytan geçti ]
[ 11.Bölüm: Asım Ferhatoviç ]
[ 12.Bölüm: O ilk gün ]

[ Fenerbahçe Yayınları ]

Bu sayfalar Alper Duruk tarafından hazırlanmaktadır.

ALPER DURUK'UN SAYFASI | FUTBOL VERI BANKASI | TURK FUTBOLU ARSIVI