BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY

4.BÖLÜM - VE KALECİ ŞÜKRÜ ERSOY SANTRAYA KADAR TAKLA ATTI




Yayınlanış tarihi: 19 Şubat 2005
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr


Ve Kaleci Şükrü Ersoy Santraya Kadar Takla Attı

"Küçük Şeytanlar" dan sonra Fenerbahçe üç sezon şampiyon olamadı. 1954 yılından başlayarak İnönü Stadı'na gitmeme izin çıktı. Bu arada oldukça ilginç maçlar izledim, bunlara ilerideki yazılarda değineceğim. 1956 yaz tatilinin sonuna doğru sınıf arkadaşım Erbil Töre'nin konuğu olarak memleketi Tire'ye gittim. Ailesi ile birlikte çok güzel günler geçirdik. Transfer etkinliklerini ve hazırlık maçlarının sonuçlarını Tire'de radyodan ve bir gün gecikmeyle gelen İstanbul gazetelerinden izledik. 1953 yılı transfer ayında askerlikleri biten Basri Dirimlili (Mehmetçik) ile Naci Erdem'i, 1955 de de yine askerlik görevini tamamlayan kaleci Şükrü Ersoy'u (Lastik) renklerine katan Fenerbahçe 1956 transferinde arka arkaya bombaları patlattı. Karşıyaka'dan Ergun Öztuna (Puşkaş), Beykoz'dan Şirzat Dağcı, Adalet'ten Turhan Bayraktutan, Kasımpaşa'dan Seracettin Kırklar ile Genç Milli Takımdan Necdet Çoruh Fenerbahçe saflarına katıldılar. Transfer ayında ortalıktan kaybolan ve başka takımlara gideceği konusunda çeşitli dedikodular yapılan Mehmet Ali Has son gün kardeşi Şeref'i de yanına alarak yuvaya döndü. Adalet klübü başkanının kızına aşık olup evlenen Canavar Burhan ise Adalet'e geçti. Ancak o da bir kaç yıl sonra geri dönecek. Gazeteler ve dergiler yaptıkları anketlerde Fenerbahçe'nin forvetini şöyle düzenliyorlardı: Turhan, Lefter, Şirzat, Ergun, Niyazi. Yalnız hesapta olmayan bir futbolcu ortaya çıktı. Basketbol takımımızın süper yıldızı Can Bartu o yıl futbol da oynamaya karar verdi ve yeşil sahalara indi. Can Türkiye'nin bana göre gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusu idi. Onu potoların önünde izlemek insana ayrı bir keyif veriyordu. Günümüz basketbolcuları ile kıyasladığımda rahatlıkla şöyle diyebilirim: Can Bartu = İbrahim Kutluay + Harun Erdenay + Orhun Ene. (Bir tek Şengün Kaplanoğlu belki Bartu'nun düzeyine yaklaşabilir). Can önceki yıllarda zaman zaman zevk için genç takımda ya da özel maçlarda futbol takımının formasını giyiyordu ama işi bu kadar ciddiye alacağına kimse ihtimal vermiyordu. Bol gollerle kazanılan hazırlık maçlarında ortalığı kastı, kavurdu. Cihat Arman'ın Beşiktaş antrenörlüğüne getirildikten sonra kapattığı "Özfenerbahçe" dergisi yerine başka yazarlar tarafından yayın yaşamına atılan "Yeni Özfenerbahçe" dergisi Can için şöyle yazıyordu:

"Fenerbahçe yeni bir Lefter yarattı"

Can Bartu futbolun yanında basketbol oynamayı da sürdürdü ve 1956 yılının Eylül ayında önce basketbol milli takımında Macaristan, 15 gün sonra da futbol milli takımında Polonya karşısında oynayarak ilginç bir rekora imza attı.

Tire'de geçirdiğimiz tatilin son günlerinde lig maçları başladı. Fenerbahçe ilk maçında Beyoğluspor'u 3-0 yendi. Bu maçta Puşkaş Ergun iki gol attı. Biz Erbil'le bir an önce İstanbul'a geçip okul açılmadan oynanacak  Beykoz maçını izlemek istiyorduk. Erbil ilginçtir, okuldaki ilk yıllarında GS sempatizanı iken belki benim etkimle, belki de Saint-Joseph'li olmanın doğal sonucu olarak Fenerbahçeli oldu. O yıl lig maçlarını yerinde izleyen kalabalık bir grubumuz vardı. Erbil'e ek olarak bugün çok başarılı bir estetik cerrahı olan Onur Erol, mezuniyetten beri göremediğim ve hasreti buram buram burnumda tüten sevgili arkadaşım Turhan Mursaloğlu ve anımsayamadığım diğerleri Cumartesi ya da Pazar günü erkenden İnönü Stadı'na damlar, maç başlayana kadar çeşitli şamatalarla vakit geçirir, oyun başladıktan sonra da hiç susmadan takımı desteklerdik.

İzmir'den bir Perşembe öğle vakti vapurla hareket edip Cuma akşamı İstanbul'a vardıktan sonra Cumartesi günü İnönü Stadı'nda kapalının Fenerbahçe tribünü diye adlandırılan orta bölümüne kapağı attık. Takım sahaya dar çubuklu formalarla çıktı, forma pek sevimli gelmedi; oysa bir kaç hafta sonra giyilecek laciverti geniş sarısı dar forma oldukça sükse yapacak ve sezon sonuna kadar sırtlardan çıkarılmayacak. Belleğimi zorlayınca o gün için aklıma şöyle bir takım geliyor: Selahattin - Seracettin, Basri - Akgün, Naci (Kaptan), Necdet - Turhan, Can, Şirzat, Ergun, Niyazi. Lefter'in hafif bir sakatlığı varmış, oynayamıyor. İlk on dakika içinde Şirzat eski takımına iki gol birden attı. Takımda Erbil'in gözde oyuncusu Şirzat Dağcı, benimki Ergun Öztuna. Erbil doğru seçim yapmış gibi övünüp duruyor. Devre 2-0 bitti, ikinci devre başlarında bir gol yedik. "Ne oluyor? Acaba kötü bir sürprizle mi karşılaşıyoruz?" demeye kalmadan bir penaltı kazandık ve topun başına Necdet geçti. "Lefter'in yokluğunda penaltı yeni gelene mi attırılır?" diye düşüncelere dalarken kaleci Necmi Mutlu'nun (yıllar sonra Beşiktaş'a geçecek ve takım kaptanlığına kadar yükselecek) sağına sol ayakla yapılan nefis bir plase ve durum 3-1. Maçı da bu skorla kazandık. Erbil ve benim tüm karamsarlığımıza karşın ertesi günkü gazeteler Fenerbahçe'nin oyununu öven yazılar yazdılar.

Yine bir Adalet maçı. Yemekhanede karşımda oturan GS'lı Yusuf Albukrek ile on lirasına iddiaya tutuştuk. Beraberliğin onun olması koşuluyla iki gol avans vererek Fenerbahçe'yi tuttum. Bu, iki fark olursa iddiayı Yusuf'un kazanacağı anlamına geliyor. Benim kazanmam için üç fark gerekecek. İlk devre şahane oynuyoruz. Şirzat gazhane yönündeki kaleye topu iki yan direğe birden vurdurarak ilk golümüzü atıyor. Devrenin ortalarına doğru Can ceza sahası üzerinden enfes bir şutla golleri ikiliyor, ardından santra yapan Adalet'lilerin ayağından topu kapıp kaleye iniyor ve üçüncü golümüzü ağlara gönderiyor. Adalet dağılmış durumda. Akgün de kariyerinin ender gollerinden birini ceza sahası üzerinde çektiği falsolu şutla kaleci Ömer'i avlayarak yapıyor. O Ömer daha sonraki Fenerbahçe maçlarında akılları durduracak kurtarışlar yapacak ve hep puan yitirmemize neden olacak, buna karşın GS karşısında  sürekli bedava goller yiyecek. Devreyi 4-0 önde kapatıyoruz. İddiayı kazanmış gibiyim. İkinci yarıda oyunun seyri değişiyor, Fenerbahçe fanteziye kaçınca Adalet yüklenmeye başlıyor ve bir gol atıyor. 4-1 lik skor da bana yarıyor ancak durum endişe verici. Oyunun sonlarına doğru Adalet bir de penaltı kazanmaz mı? Gitti bizim onluk. On TL o zamanlar için iyi para, benim bir haftalık harçlığım. Yanımda başka para da yok, tüm haftayı okulda meteliksiz geçireceğiz. Adalet'li futbolcu (kim anımsayamıyorum) topu dikiyor, geriliyor. Kalecimiz Selahattin pür dikkat. Adalet'li futbolcu topa vurmak üzereyken yakınımızdan bir taraftar "Elin g.tüne!" diye bağırıyor. Bu o zamanların tılsımlı tümcesi. Yüreğim durmak üzere. Top üst direğin sağına çarpıp auta çıkıyor. Maç az sonra 4-1 bitiyor, ben de bitiyorum. Akşam yemekhanede Yusuf'un on lirasını cebe indiriyorum ve bir daha iddiaya girmemeye kendi kendime söz veriyorum.

Bir Pazar günü Kasımpaşa ile "Federasyon Kupası" maçımız var. Bu maçlar eliminasyon usulü ile yapılıyor. O gün forvetimiz şöyle düzenlenmiş: Ergun, Şeref, Şirzat, Can, Lefter. Fenerbahçe tüm yaşamımda gördüğüm en güzel oyunlarından birini çıkartıyor. Tüm akınlar organize, gole yönelik, sürekli gol pozisyonu var. Sağaçıkta ilk kez oynayan Puşkaş Ergun harika, Can ondan aşağı değil, Lefter de öyle, Şirzat ideal dağıtıcı santrafor. Orta saha aldığı her topla ceza sahası yakınındaki boş forvetleri görüyor. Bir tek Şeref Has tam bir felaket, her topu eziyor, ayağındakileri rakibe kaptırıyor, boş kaleye topu dürtemiyor, tonlarca pozisyonu harcıyor. Oyuncu değiştirme henüz gündemde değil, mecburen maçın sonunu getiriyor. "Nerden bulmuşlar bu kazmayı? Hemen kadro dışı bırakılmalı!" homurtuları tribünleri sarıyor. O Şeref yıllar içinde büyük aşamalar yapacak, kendini sürekli yenileyecek, 60'lı yıllarda tüm takımın yükünü bir başına taşımasından dolayı "Hamal Şeref" lakabını alacak, unutulmaz goller atacak, nice zaferlerde pay sahibi olacak, Fenerbahçe ve milli takıma yıllarca kaptanlık yapacak ve adını unutulmazlar arasına onurla yazdıracak. Şeref Has Fenerbahçe'deki ilk yılında işte böylesine kötü oynuyordu. Bu bakımdan tüm taraftarlarımızdan günümüzde başta Selçuk olmak üzere bazı oyuncularımıza daha hoşgörülü yaklaşmalarını diliyorum. Kasımpaşa'yı 6-0 yenerek kupadan eledik. Goller Can (2), Ergun (2), Lefter ve Şirzat tarafından atıldı.

Bu maçı izleyen hafta lig maçında İstanbulspor karşısına çıktık. İlk golü İstanbulspor atınca ben çok gerilmişim. Yamacımda oturan Onur Erol "Tasalanma yahu, şimdi golleri sıralarız." diye beni sakinleştirmeye çalışıyor. Nitekim onun dediği oluyor. Önce Şirzat, ardından Ergun ve 2-1 öne geçiyoruz. Fenerbahçe bir önceki oyununu yinelemeye başlıyor, Şeref de takımdan kesildiğine göre İstanbulspor önünde tarihi farka gidebiliriz. Bu tarihi farka ileriki yıllarda 8-2 lik skorla erişeceğiz ve ben bunu da size önümüzdeki haftalarda anlatacağım.  O günkü maçın ikinci yarısında İstanbulspor çok sert oynadı, hakem de oyunu çığırından çıkarınca skor 2-1 de kaldı.

Federasyon kupasının ikinci turunda rakibimiz GS. Büyük umutlarla maça gidiyoruz. GS'yı elimizden hakemler bile kurtaramaz. Maça çok hızlı başlıyoruz. İlk dakikalarda Can golümüzü atıyor ve 1-0 öne geçiyoruz. Pis bir top oyunu 1-1'e taşıyor. Fenerbahçe tınmıyor ve aynı Kasımpaşa maçında olduğu gibi GS'ın tozunu atıyor. Her atağımız tehlikeli, golümüz fazla gecikmiyor ve Şirzat'ın golüyle durumu 2-1 yapıyoruz. Golden sonra tüm oyuncularımız yerde yatan Şirzat'ın üzerine yığılarak etten bir kule oluşturuyorlar. GS kalecisi Turgay Şeren bir on dakika sakatlanmış gibi sahada yatarak takımımızın hızını kesmeye çabalıyor. Turgay ayağa kalktıktan bir dakika sonra Ergun altı pastan topu havalara dikip üçüncü golümüzü atamayınca oyunun rengi değişiyor. Devrenin son dakikalarında GS penaltı kazanıyor. Metin Oktay penaltı atmak için topa yönelince Can Bartu ceza sahası dışından kalecimiz Selahattin'e sağ köşeyi işaret ediyor. Selahattin sağa yöneliyor, Metin de o köşeye vuruyor ancak topu auta gönderiyor. Yanımda ellerini yukarıya açmış taraftarımız tanrıya şükrediyor: "Allahım! Fakirin duasını kabul ettin!" Penaltıyı atlattığımıza göre bu maçı kazanacağız. Hiç de öyle olmuyor. İkinci devre takımımız oyundan düşüyor ve ballı GS, Metin'in attığı iki golle maçı 3-2 kazanınca federasyon kupasından eleniyoruz. Bu maçı yitirdiğimize çok yanacağım ve Ergun üçüncü golü atsa GS'yı elerdik diye düşüneceğim. Bugün de düşüncem aynı yönde.

Ertesi Pazar ligde yine GS ile oynuyoruz. Federasyon kupasında elimizden kaçırdık, bu kez kurtulamazlar. Can'ın ve Lefter'in başına birer kasap dikmişler, sürekli faul yapıyorlar, Bir türlü olağan oyunumuzu kuramıyoruz. Devre hay huy içinde golsüz bitiyor. İkinci devrede de oyun değişik bir görünüm almıyor. Maçın sonlarına doğru ceza sahası dışında, taç çizgisine yakın bir yerden GS faul kazanıyor. Baraj yapmaya bile gerek yok. Savunmacılarımız alanı parselliyorlar, yalnız sağ bek Nedim Günar biraz öne çıkmış, GS lı Güngör altı pas üzerinde bom boş bekliyor. Tribünlerden Nedim'i uyarmaya kalkıyorlar ama Suat Mamat hemen Güngör'e pasını atıyor ve ona da topa sadece dokunmak kalıyor. Kalecimiz Selahattin Ünlü iki eliyle kafasını tutuyor "böyle de gol yenir mi?" diye, ancak daha da kötüsünü yiyor ve otuz metre kadar uzaktan Suat'ın şandeline engel olamıyor. Ballılar bu maçı da 2-0 kazanıp bayram yapıyorlar. O gün doğan Güngör'ün kızına maçın anısına golleri atan Güngör ve Suat'ın isimlerinin ilk hecelerinden oluşan "Günsu" adı veriliyor, bizim ise içimiz kan ağlıyor.

Ertesi hafta GS erteleme maçının son dakikasında Metin'in attığı golle İstanbulspor ile 2-2 berabere kalıyor. Biz ise Beşiktaş'ı 2-0 yeniyoruz. Golleri Can ile penaltıdan Necdet atıyor. Noel ve yılbaşı tatili nedeniyle Ankara'da olduğumdan maçları radyodan dinliyorum. İlk yarıyı GS bir puan önümüzde lider bitiriyor, BJK üçüncü oluyor.

İkinci yarının ikinci haftasında ilginç sonuçlar alınıyor. Çarşamba günü (lig maçları Çarşamba, Cumartesi ve Pazar günleri oynanıyor) Galatasaray puan kaptırıyor. Cumartesi günü Beykoz'u yenersek lider olma şansımız doğuyor. O hafta içinde sınıfça bir yaramazlık yapmışız ve edebiyat öğretmenimiz Hikmet Doğruer tüm sınıfı "retenu" ye (Cumartesi öğleden sonra izinsiz kalma) bırakmış. Doğal olarak maçı kaçırıyoruz. Ceza bitip eve varınca acı sonucu öğreniyorum. Beykoz beşinci dakikada bir gol atmış, ardından seksen beş dakika savunma yapmış, bizim takım savunmayı aşamayınca maçı 0-1 yitirmişiz. Bu olur mu yani, tam ballılar puan kaybetmişken bu yenilginin sırası mı? Benzer durum bundan sonraki yıllarda sık sık başımıza gelecek.

Ligin sonuna kadar GS son dakika golleri ile maçlar kazanarak ilerledi. Son maç Şeker ya da Kurban Bayramı arifesinde Fenerbahçe ile GS arasında. Tüm Türkiye'de soluklar tutulmuş. GS bir puan önde, beraberlik onlara yarıyor, bizim şampiyon olabilmek için mutlaka ve mutlaka yengiye gereksinimimiz var. Bayram dolayısıyla yine Ankara'dayım, mecburen maçı radyodan izleyeceğiz. Ağabeyimin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi karşısında bulunan Atatürk Çarşısı'ndaki dükkanına gittim. Amaç arife günü kalabalık olacak dükkanda ağabeyime yardımcı olmak, bir yandan da maçı birlikte dinlemek.

Maçı Muvakkar Ekrem Talu pürüzsüz sesi, duru Türkçesi ve nefis yorumlarıyla anlatıyor. Yurtta yaşam durmuş. Dükkan bomboş, hiç müşteri yok. İlk yarının ortalarında ceza sahası üzerinden serbest atış kazanıyoruz. Söz Talu'da:

"Lefter geriliyor, önünde kalabalık bir baraj kurulmuş. GS'lılar kaleye şut bekliyorlar. Lefter topa yaklaşıyor, Niyazi barajın önüne fırlıyor, barajın üzerinden bir aşırtma, top Niyazi'nin önünde, onun plasesi Turgay'ın sağına, Turgay atlıyor ama topa yetişemiyor. Gooooool! Fenerbahçe 1-0 öne geçiyor."

Önümüzde daha altmış, altmış beş dakika daha var. O zamanı gol yemeden nasıl geçireceğiz. Dükkana tek tük müşteri geliyor. Fenerbahçe'nin önde olduğunu öğrenince önce bir oh çekiyorlar, ardından hiç bir şey satın almadan hızla evlerine gidiyorlar. Soyunma odasına bizim takım galip giriyor. Aklımda hep ilk yarıyı önde bitirip sonunda elendiğimiz federasyon kupası maçı var. İkinci yarı GS dalgalar halinde üzerimize geliyor. Gol yememiz an meselesi. Yine Talu'dan dinleyelim:

"Metin sağdan ilerliyor, onun pası Coşkun'da, Coşkun bakıyor ve Suat'ı görüyor, Suat kaleye şutluyor ve Gooooool!"

Ayakta iken bir tabureye yığılıyorum, tüm kanım çekilmiş, ağabeyim de bembeyaz, anlamsız bir çehreyle boş boş dışarılara bakıyor. Ama neyse Talu ekliyor:

"Hayır gol değil, kaleci Şükrü lastik gibi uzuyor ve doksandan topu tokatlıyor, korner. Fenerbahçe hala 1-0 önde."

Birden kendimize geliyoruz, ağabeyimle sarılıp öpüşüyoruz, tekrar pür dikkat radyoyu dinliyoruz:

"Maçın sonu yaklaşıyor, iki dakika sonra Fenerbahçe şampiyonluğunu ilan edebilecek mi? GS  baskısı arttı. Her an gol gelebilir. Naci kafaya çıkıyor, top Can'a geliyor, Can Lefter'i kaçırıyor, Lefter topu yakaladı, sürüyor, sürüyor, sürüyor, Ceza sahasına yaklaştı, Turgay çıkmadı, Turgay'ın sağına bakıyor Lefter ve acımasız plasesini basıyor, top ağlarda Fenerbahçe durumu 2-0 yapıyor, o da ne? kaleci Şükrü santra yuvarlağına kadar takla atıyor...."

Ağabeyim de dükkandan fırlayıp "Fenerbahçe şampiyon" diye bağırarak Sıhhiye'ye doğru koşuyor ama maç daha bitmedi. Bitişi Muvakkar Hoca'dan dinleyelim:

"Tribünler ayakta, marşlar söyleyerek Fenerbahçe'nin zaferini kutluyorlar. Meşaleler yanıyor (Meşale dediği günümüzdekiler gibi değil, rulo yapılıp yakılan gazete kağıtları.) Fenerbahçe top yapıp son dakikanın geçmesini bekliyor. Niyazi Can'a veriyor, Can Şirzat'ı görüyor. Şirzat Ergun'a pas atıyor, Ergun geriye dönmüyor, Kaleye vuruyor ve top yine Turgay'ın sağından filelerle kucaklaşıyor. 3-0, inanılmaz bir skor..........Hakem saatini kontrol ediyor, uzun bir düdük ve Fenerbahçe şampiyon."

3-0 gerçekten o yıllar için GS karşısında alınmış inanılmaz bir sonuç. Sevgili Muvakkar Ekrem Talu nereden bilecek ki 40-45 yıl sonra Fenerbahçe karşısında 3-0 lı, 4-0 lı, 5-1 li, 5-2 li, 6-1 li ve de 6-0 lı yenilgiler GS için olağan sonuçlar olacak.

Ertesi gün iki bayramı bir arada yaşıyoruz. Milliyet gazetesinden aynı köşeye atılan üç golün fotoğrafını kesiyorum. Fotoğrafların alt  başlıkları şöyle: Niyazi 1-0; Lefter 2-0; Ergun 3-0. Fotoğrafları boş bir beyaz kağıda yapıştırıyorum, başka bir şey eklemeden bir zarfa koyuyorum ve sınıf arkadaşım GS'lı Ergin Çavuşoğlu'na postalıyorum.


[ İndeks ]
[ 1.Bölüm: Neden Fenerbahçe ? ]
[ 2.Bölüm: İzleyebildiğim kadarıyla Lefter Küçükandoniadis ]
[ 3.Bölüm: Küçük Şeytanlar ]
[ 5.Bölüm: Cim Bom Bom ile ilk yakından temas ]
[ 6.Bölüm: BJK ile ilk yakından temas ]
[ 7.Bölüm: Ne zaman Molnar geliyö ! Fenerbahçe şampiyon olüyö ! ]
[ 8.Bölüm: 1950-1954 Dünya Kupaları ]
[ 9.Bölüm: 1960 yılı, İskoçya milli maçı ve Cemal Gürsel Kupası ]
[ 10.Bölüm: Atina'dan şeytan geçti ]
[ 11.Bölüm: Asım Ferhatoviç ]
[ 12.Bölüm: O ilk gün ]

[ Fenerbahçe Yayınları ]

Bu sayfalar Alper Duruk tarafından hazırlanmaktadır.

ALPER DURUK'UN SAYFASI | FUTBOL VERI BANKASI | TURK FUTBOLU ARSIVI