BİR DİNOZOR'UN FENERBAHÇE ANILARI, ERSİN ARISOY

12.BÖLÜM - O İLK GÜN




Yayınlanış tarihi: 20 Haziran 2007
Yazan: Ersin Arısoy
İletişim adresi: earisoy@bahcesehir.edu.tr


O ilk gün

O gece erkenden yattım, sabah çabuk olsun diye. Ama gözüme uyku çok geç girdi. Heyecanım doruğundaydı. Nasıl olmasın? Ertesi gün, yani 10 Mayıs 1947 de, yaşantımda ilk kez bir futbol maçına gideceğim. Bugün düşünüyorum, aradan tam altmış yıl geçmiş. Altmış yıl bir ömür demek. Ertesi gün beni maça götürecek ağabeyim yalnızca otuz üç yıl yaşayabildi. Teyzem yirmi dokuz, eniştem elli yıl sonunda yaşama hoşça kal dediler. Evet ben tam altmış yıl önce ilk kez maça gittim ve Fenerbahçe'mi izledim. O altmış yılda neler olmadı ki. Yerel lig bitti, çeşitli adlar altında ulusal lig oynanıyor. Milli Küme tarihe karıştı. Federasyon Kupası yok. Önce Basın Kupası denilen, sonradan da Spor Yazarları Turnuası adını alan organizasyon yapılmıyor. Genelde her tür turnuada en çok kupayı Fenerbahçem kaldırdı, 20 küsur yıldır Türkiye Kupası'na adımızı yazdıramıyoruz. Güçlü kulüpler, Vefalar, Göztepeler ve diğerleri kim bilir hangi kümelere yollandılar? Kent takımları doğdu. Kimi düştü, kimi battı, kimi çıktı. Üç büyük kentte maç izledim. Fenerbahçe Stadının dört kez yenilendiğine tanık oldum. Numaralı tribüne de gittim, İnönü Standında futbol sahasının göğüs hizama denk geldiği, teksas denilen duhuliye tribününde de seyirci oldum. Son iki yıldır üst maratonda kombinem var. Stadyuma hiç geç girmedim ama 1957 yılındaki Türkiye - Brezilya milli maçına bir gece önce giderek giriş kapısının önünde sabahladım. Bir kaç kez yenilmeden şampiyon olduğumuza tanık oldum. Averajla kümede kaldığımız da aklımdan çıkmaz. Asla kavgaya karışmadım, ancak bazı maçlarda sesim kısıldı. Yanlış karar veren hakemlere ve kasti faul yapan rakip oyunculara "Allah belanı versin" diye bağırmaktan, babalarını ya da cinsel yaşantılarını konu alan küfürleri etmekten çekinmedim. Fenerbahçe'mi ve oyuncularımızı hiç yuhalamadım. Önemli maçlarda, gol attığımızda havalara fırladım. Gollerimizden sonra çevredekilerle çak yaptığım, hatta öpüştüğüm bile oldu. Radyodan dinlerken Gürsel Kupasında Beşiktaş'a karşı 44.5 dakikada 0-2 gerideyken devreyi berabere bitiren ikinci golümüz geldiğinde kendimi koltuktan yere attım, tüm apartman sarsıldı. Yine radyodan maç izlerken sinirlerimin gerildiğinde eski eşimi fırçaladığımı, bugün elli yaşında olan ablamın oğlu Haluk'a bağırdığımı anımsarım. Balkan Kupasında Arnavutluk takımı Tiran Dinamo'sunu 1-0 yendiğimiz maçta cebimdeki son kuruşu gişeye verince Kadıköy'e dönmek için ecel terleri döktüm. O yıllar asma köprülerin konusu bile gündemde değildi, araba vapuruna kaynak yapmaya korktum. İstanbul sokaklarında tam iki saat dolaştım, bir tanıdıkla karşılaşmadım. Bildiğim bir, iki evin kapısına kadar gittim, vapur parası istemeye utandığımdan kapıları çalamadım. Sonunda bir mağazadan beş liraya aldığım lüksor marka tarağımı Karaköy'deki seyyar tarakçıya elli kuruşa sattım da vapur bileti parası edinebildim.

Ankara'da, çocukluk mahallemizde maça gidenler vardı. Ağabeyimin yaşıtları, Vahit Ağabey, Ayhan Ağabey, Enis Ağabey, Selçuk Ağabey...vd. tümü Fenerbahçeli idiler. Benim akranlarımdan Gürel ve Halis de maça gidiyorlardı. Anılarını ballandıra ballandıra anlatıp beni kıskandırırlardı. Sonunda bana da ağabeyimle birlikte maça gitmem konusunda izin çıktı.

Söz konusu maç bir Milli Küme maçı idi. Üç büyük kentin ligleri sonuçlanınca İstanbul'dan ilk dört, Ankara ve İzmir'den de ilk iki sırayı alan takımlar arasında deplasmanlı olarak oynanan bir turnua idi. Yalnız garip bir düzenlemesi olurdu. Her kentten takımlar ikişer ikişer deplasmana çıkar, gittikleri kentin iki takımı ile Cumartesi ve Pazar günleri değişimli olarak karşılaşırlardı. O hafta sonu Galatasaray ile Fenerbahçe birlikte Ankara'ya gelip Gençlerbirliği ve Demirspor ile oynayacaklardı. Bana yalnızca Cumartesi için izin çıkmıştı ve Fenerbahçe'nin maçı Demirspor ileydi.

O yıl İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe'mizin Milli Küme maçlarında çok iyi sonuçlar aldığı söylenemez. Turnuaya İstanbul'da Vefa'yı 3-1 yenerek başlayan takımımız ikinci maçında Gençlerbirliği'ni 3-0 la bozguna uğratmış, ertesi gün de bugünkü rakibimiz Demispor'un önüne çıkmıştı. Demirspor'un oldukça güçlü bir kadrosu vardı. Sonradan Galatasaray'a geçip çok başarılı olacak ve ikisi de ulusal takım kaptanlığına kadar yükselecek Gündüz Kılıç (Baba) ile Naci Özkaya (Sarı) o yıl Demirspor'da oynuyorlardı. Bir de bembeyaz tiftik kazağı ile sahaya çıkan kalecileri Abdülkadir'i ve orta saha oyuncuları Kadri'yi (Arap), sol bekleri İskender'i (Kel), sağaçıkları İsmail'i (Küçük) anımsıyorum. Küçük İsmail ellili yılların başında Fenerbahçe'ye gelerek bir kaç yıl oynamıştı. Maç çok ilginç bir seyir izlemişti. İlk dakikalarda Aydemir Nemli (Sonradan İstanbulspor'a geçecek ve takımın simgesine dönüşecek) ile Melih Kotanca (Aynı anda ulusal atletizm takımında yer alıyor) iki golüyle öne geçince maçı kolay kazanırız izlenimine kapıldık. Devrenin sonlarına doğru Gündüz Kılıç iki gol birden attı. Üst üste golleri yiyince. ağabeyimle birlikte radyo başında donup kalmıştık. Neyse ilk yarıyı son dakikada Fikret (Küçük)'in attığı golle 3-2 önde bitirdik. İkinci yarıda Ankaralılar daha iyi oynadılar. Gündüz iki gol daha attı ve Demirspor maçı 4-3 kazandı. Bu maçın moral bozukluğuyla çıkılan bir hafta sonraki Beşiktaş maçı da 2-1 yitirildi. Goller Faruk Sağnak ve Şükrü Gülesin (Beşiktaş) ile Müjdat Yetkiner (FB) tarafından geldi.

10 Mayıs 1947 sabahının ilk saatlerinde uyandım. İçim içime sığmıyor. O zamanlar Cumartesi günleri öğlene kadar okul vardı. Okula gidersem maçlara yetişemeyeceğiz. Neyse ki derslerim çok iyi. İlkokul birinci sınıftayım. Rahmetli pederden "Canım bugün de okula gitmeyiversin !" fetvası çıkınca o işten sıyırttık. Ağabeyim de Ticaret Lisesine gitmeyecek. Ablam "Bacak kadar çocuk maça gidiyor, bize izin yok!" diye mızıklanıyor. Bacak kadar çocuk diye nitelendirdiği benim. 8 yaşındayım ve sınıftaki bebelerin neredeyse iki katı bir görüntüm var. Okulda ve mahallede bana "şişko" diyorlar. Babamın tüm iyilikseverliği ve bonkörlüğü üzerinde. Önce "Tamam kızım sen de git!" diyor, ardından ağabeyime bir beş liralık banknot toka ediyor: "Ufaklık ilk kez gidiyor, açık tribünlere falan gidip de rezil olmayın, doğru kapalıya!". Babacığım seni o kadar çok seviyorum ki.

Saat ona doğru "Hadi artık gidelim!" diye tutturmaya başladım. Ağabeyim "Yahu! Daha kapılar bile açılmamıştır, nerede bekleyeceğiz?" diyor. Evimiz Ankara Garının İstanbul yönündeki çıkışında yer alan sıra evler. 19 Mayıs Stadyumu yürüyüşle yarım saatten fazla çekmez. Saat on birde annem herbirimizin eline birer peynirli ekmek tutuşturdu. Yanında da çay var. "Kim bilir kaçta dönersiniz? Oradaki pis yiyeceklerden almayın, doyurun karnınızı burada!" diye ekledi. Ağabeyime dönüp "Oğlana gazoz falan içirme, çişi gelirse zorlanır!" diye tembihliyor. İllet oluyorum. Sanki altıma kaçıracak yaştayım.

Sonunda on iki sularında yola çıkabildik. Bıraksalar bir an önce stadyuma ulaşmak amacıyla koşacağım. Yol da sanki uzamış. Yürü yürü bitmiyor. Stada vardık. Gençlik Parkının karşısındaki giriş kapısının iki yanındaki gişelerden birinden üç adet kapalı tribün bileti alıp kapıdan geçtik. Gözüme ilk çarpan kapalı tribünün önündeki tenhalık oldu. Caddeye bakan kale arkası tribünlerinin dışında amaçsızca gezinen bir kaç kişi var. İlk maç saat ikide başlıyormuş. Bir buçuk saatten fazla zaman var. Okula bile gitsem yetişirmişiz. Okul hiç umurumda değil, bugün Fenerbahçem günün konusu.

Biletleri kestirdikten sonra tribüne çıkan basamakları bir solukta koşarak tırmandım. İlk dikkatimi çeken şey kalelerin ağları oldu. Ben ağların direklerin gerisinde bir mekan oluşturduklarını hiç düşünmemiştim. Direkler ile ağın aynı düzlemde olduğunu, "top ağlara takıldı" deyimiyle de topun ağların arasındaki boşluğa takılıp kaldığının belirtildiğini sanıyordum. Gazete ve dergilerdeki resimlere fazla dikkat etmemişim demek ki. Doğal olarak televizyonda maç izlemek için otuz yıl kadar bir zamanın geçmesi gerekli.

Saat bir sularında stadyum dolmaya başladı. Seyirciler karışık oturuyorlar. Taraftar tribünlerinin oluşmasına yıllar var. Günümüzde hiç rastlanmayan aygıtlar getirilmiş. Bir ahşap çubuğun çevresine yerleştirilmiş yaylı düzenek çevirilince takır takır diye bir patırdı çıkıyor. Aletin adı çok ilginç: "Kaynana zırıltısı". Bunlardan en az yüz yüzelli tane var seyircilerin ellerinde. Takımlar sahaya çıkarken, ya da gol atıldığında inanılmaz gürültü yapıyorlar. Bir de bir kaç tane megafon (ses büyüteci) gelmiş. Karşıdaki maraton tribününden (gerçekten de tribünün ortasında bir maraton kulesi var, ve maraton tribünü deyimi buradan geliyor) bir Demirspor taraftarı megafonla bağırıyor: "Gündüz çıktı sahaya, topu dikti havaya, bunu gören kanarya, çıkamadı sahaya". İstanbul'daki 4-3 kazandıkları maça gönderme yapıyor. Kale arkalarından bir megafon sesi daha: "Fener, dünyayı yener, Demirspora gelince, fıs diye söner" Galatasaray ve Demirspor taraftarları alkışlıyor. Fenerliler "Birazdan göreceğiz" diye bağırıyorlar. Küfür yok, kavga yok, herkes, neredeyse gülümseyerek olayı izliyor.

İlk maç başladı. Galatasaray'dan bir kaç kişiyi gazetelerden tanıyorum. Turgay'ın kaleye geçmesine bir kaç yıl var. Kaledeki isim de son derece ünlü. Evet meşhur Kova Osman Galatasaray'ın filelerini koruyor. Kadıköy'de oturup ta sarı kırmızılı formayı giyen Bülent ve Reha Eken kardeşleri, Sarı Muzaffer'i (Tokaç) ve bir gün nasılsa bizim mahalleye gelmiş ve ağabeylerle voleybol oynamış Muhtar'ı (Tunçaltan) gözlerim seçiyor. Gençlerbirliğinden kimseyi tanımıyorum. Oyun ile ilgili, GB kalecisi dışında belleğimde hiç bir anı kalmamış. Ancak söz konusu kaleci, ki sonradan adının Samim olduğunu öğreneceğim, sağa, sola, yukarıya, aşağıya, doksanlara plonjonlar yaparak golleri kurtarıyor. Maç golsüz sona eriyor. Mahallede çocuklar takımının kalecisiyim ya, o zamana kadar kendime FB kalecisi Cihat Arman'ı örnek seçmiştim. Bir süre Samim gözde kalecim oluyor. Mahalledeki maçlarımızda Samim gibi kendimi yerden yere atıyorum, eve üstüm başım perişan, pantolonum yırtılmış, toz toprak içinde dönüyorum. Samim'in kaleciliği ne kadar sürüyor? Üç büyüklerde oynuyor mu? hiç anımsamıyorum.

İkinci maç için Fenerbahçe ve Demirspor takımları bir arada ve karışık olarak sahaya çıkıyorlar. İki takım da çubuklu forma giymişler, lacivert ortak renk, diğer renk birinde sarı, ötekinde mavi. İkisinin de şortları beyaz. Bir de sırtlarda numaralar yok. Bizim takımın tüm oyuncularını tanıyorum. Kadrolar şöyle olabilir (tahmin ederek yazıyorum, kesin değil).

DS: Abdülkadir – Şevket, İskender – Mehmet, Naci, Mustafa – İsmail, Kadri, Gündüz, Rıdvan, Hamdi.

FB: Cihat – Murat, Ahmet – Selahattin, Ömer, Halil – Erol, Naci, Melih, Müjdat, Halit.

Heyecanım doruğunda. Yüreğim gümbür gümbür atıyor. Her akında ayağa kalkıyorum. Arka sırada oturan kelli felli adamlar önceleri nazikçe ikaz ediyorlar: "Otur yavrum, bak sen ayağa kalkınca biz göremiyoruz!". Ayağa kalkmayanın Cimbomlu olacağı yıllar çok uzakta. Ancak, özellikle de biz golü yedikten ve tüm sinirler gerildikten sonra, hiç kibarlıkları kalmıyor. İkazlar "Otur be çocuk, kaç kez söyleyeceğiz, ne laf anlamaz şeymişsin!" e dönüşüyor. Ağabeyim geriye dönüp ters ters bakıyor, onu da ciddiye almıyorlar, ne de olsa henüz on altı yaşında. Ablamız ise "Ben bu iki çocuğu tanımıyorum" ları oynuyor. Yanımızda sakin sakin oturuyor.

Golü ne zaman yedik? Kimden yedik? Bugün usumda yok. Uzun süredir 1-0 yenik oynuyoruz. Hakemin (Muzaffer Ertuğ olabilir) bir iki ters kararı üzerine protestolar yükseliyor. Hayır hiçte bildiğiniz ya da tahmin ettiğiniz gibi değil. "Hakeeem! Gözüne gözlüüük!" diye bağırıyorlar.

Maçın sonları yaklaşıyor, akınlarımız sıklaşıyor. Kaleci Abdülkadir ile Sarı Naci çok iyi oynayıp hücumlarımıza geçit vermiyorlar. Tüm keyfim kaçıyor, ilk maçımın ardından eve yenik mi döneceğiz? Ağabeyimin ve ablamın da suratları asılmış. Arkamızdaki sıranın sakinleri, yaşlı başlı adamlar, maçın sonucunu beklemeden stadyumdan ayrılıyorlar.

Doksanıncı dakika dolmak üzere, Muzaffer Ertuğ saatini denetliyor. Top Bizim forvette. Sağiçimiz Taka Naci (Naci Bastoncu) ceza alanı üzerinden müthiş bir sol patlatıyor. Meşin yuvarlak Abdülkadir'in sağından üst doksana takılıyor. Zıplıyorum ve tüm gücümle bağırıyorum: "Goooooooooool! goooooooooool! goooooooooool!" İşte yaşantımda izlediğim ilk golümüz. Maç 1-1 bitiyor.

Eve üç kardeş, üç Fenerbahçeli, yüreğimiz buruk dönüyoruz. Ama en azından yenilmedik.

Bu maçtan iki hafta sonra, 24 Mayıs 1947 günü, Türkiye Şampiyonası final maçında aynı Demirspor Rıdvan'ın bir, Gündüz'ün iki gölüyle Fenerbahçe'yi 3-0 yenerek şampiyon olacak.

O yılki Milli Küme turnuasını Beşiktaş birinci, Fenerbahçe ikinci olarak bitirecek. İki kötü haberden sonra bir güzeliyle yazıyı noktalayalım. Milli Küme maçlarının son haftasında, 18. Mayıs.1947 tarihinde, İstanbul'da oynanan maçta Fenerbahçemiz bu kupayı kazanan Beşiktaş'ı sürklase ederek, Suphi Ural'ın attığı üç ve Murat Alyüz'ün penaltıdan attığı bir golle 4-0 yenecek.

Günümüzden altmış yıl önce izlediğim ilk futbol maçının belleğime kazıdıkları.


[ İndeks ]
[ 1.Bölüm: Neden Fenerbahçe ? ]
[ 2.Bölüm: İzleyebildiğim kadarıyla Lefter Küçükandoniadis ]
[ 3.Bölüm: Küçük Şeytanlar ]
[ 4.Bölüm: Ve Kaleci Şükrü Ersoy Santraya Kadar Takla Attı ]
[ 5.Bölüm: Cim Bom Bom ile ilk yakından temas ]
[ 6.Bölüm: BJK ile ilk yakından temas ]
[ 7.Bölüm: Ne zaman Molnar geliyö ! Fenerbahçe şampiyon olüyö ! ]
[ 8.Bölüm: 1950-1954 Dünya Kupaları ]
[ 9.Bölüm: 1960 yılı, İskoçya milli maçı ve Cemal Gürsel Kupası ]
[ 10.Bölüm: Atina'dan şeytan geçti ]
[ 11.Bölüm: Asım Ferhatoviç ]

[ Fenerbahçe Yayınları ]

Bu sayfalar Alper Duruk tarafından hazırlanmaktadır.

ALPER DURUK'UN SAYFASI | FUTBOL VERI BANKASI | TURK FUTBOLU ARSIVI